18 Mart 2016 Cuma

Troya Savaşı

Dünyanın en güzel kadını,  Zeus ile Leda’nın kızları, Kastor ile Polluks’un kardeşleri olan Helena’ydi. Öyle güzel, öyle güzel bir kızdı ki Helena, Yunanistan’ın prensleri, kralları onunla evlenmek istemişlerdi. Helena’nın babalığı Tyndaros, üvey kızını evlendirmeye yanaşmamıştı önce; “Birine versem ötekiler kızıp savaşmaya kalkacak” diye düşünüyordu. Sonunda bir çare bul; kızıyla evlenmek isteyen bütün erkeklerden söz aldı. “İçinizden binine vereceğim kızımı” dedi, “ama önce ant için, söz verin. Önün kocasına, yaşadığınız sürece destek olacaksınız, yardım edeceksiniz. Buna ant içmezseniz kızımı hiçbirinize vermem,” Herkesten söz aldıktan sonra, Helena’yı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’a verdi, damadını da Sparta’ya kral yaptı.


Paris, ünlü yargısını yerdiği sırada Helena, Menelaos’un karısı bulunuyordu. Aşk tanrıçasının ağzından çıkmıştı bir kere, dünyanın en güzel kadını, Paris’te olacaktı. Oinone’yi filan unutarak, çoban prensin elinden tuttu tanrıça, onu Sparta’ya kralın sarayına götürdü.


Menelaos güler yüzle karşıladı Paris’i. Onu günlerce ağırladı. Sonunda kendisinin Girit’e gitmesi gerektiğini söyledi, sarayını konuğuna bırakarak Sparta’dan ayrıldı.


Döndüğü zaman Paris’i bulamadı sarayda Ö kadarla kalsa yine iyi, Helena da ortalarda yoktu. Paris’le kaçıp gitmişti. Çılgına dönen Menelaos’un aklına, Tyndaros’a verilen söz geldi. Sparta kıralı Yunanistan’ın dört köşesine haber salarak yardım istedi. Her yandan krallar, komutanlar, ordular akın etti Sparta’ya. Yalnız Ithaka adasının kıralı Odysseüs, bir de Peleus’un oğlu Akhilleus eksikti. Akıllı; Odysseüs, Troia savaşma katılmanın ne kötülükler doğuracağını bildiği için Menelaos’a yardım etmek istememişti önce. Çıldırmış gibi görünmeye çalıştı. Bir tarlaya tohum yerine tuz ekmeye başladı. Çok geçmedi, kralın “numarası” anlaşıldı. Odysseüs da ister istemez askerlerini alıp Sparta’ya geldi.


Akhilleus’un annesi Thetis, oğlunun Troia’ya giderse sağ dönmeyeceğini biliyordu. Oğlunu Sykros kralı Lykomedes’ih sarayına yolladı. Orada kadın elbiseleri giyip kızların arasında saklandı Akhilleus. Sparta’da bekleşip duran komutanlar onu bulması için Odysseus’u görevlendirdiler. Ojdysseus bir eline çeşit çeşit kumaşlar, bir eline de eşsiz silâhlar alıp ‘Dykomedes’in sarayına vardı. Saraydaki bütün kadınlar kumaşların başına üşüştüler, yalnız içlerinden birisi silâhlarla ilgilendi. Hemen onun bileğine yapıştı Odysseüs: “Böyle kaçman erkekliğe yakışmaz, Akhilleus,” dedi. Sonra onu alıp Yunan komutanlarının yanına götürdü.


Donanma hazırdı artık. Menelaos ile arkadaşları denize açılıp Aulis’e gittiler. Orada yeni yeni komutanlar katıldı kendi birliklerine. Herkes Troia’ya doğru yola çıkmak için sabırsızlanıyordu; ama günlerdir esmekte olan rüzgârlar dinmek bilmiyordu.


“İnsanın yüreğini bile kırardı rüzgâr,

Ne gemi bırakırdı, ne kayık.

Zaman bile zorlardı kendini geçerken.”


Sonunda, rüzgârların neden dinmedikleri anlaşıldı. Yunanlılardan birisi, tanrıça Artemis’in dişi geyiklerinden birini yavrusuyla birlikte öldürmüştü. Bakıcı Kalkhaus, ‘‘Tanrıça bir kurban istiyor,” dedi. “Başkomutan Agamemnon’un kızı Iphigeneia, Artemis’e kurban edilmedikçe yola çıkamayacaksınız.”


Bu sözleri duyan herkes üzüldü. Agamemnon’un üzüntüsü ise, dayanılmıyacak kadar büyüktü. Demek öldüreceğim Evimin ışığını. Kızının kanıyla demek Kararacak bir babanın suçlu parmakları. Yine de, pek ince eleyip sık dokumadan, kızını öldürtmeye karar verdi. Onun için Troia’yı yerle bir etmek her şeyden önemliydi. Haber saldı karısına; Iphigeneia’yı Akhilleus’la evlendireceğini bildirdi, kızının hemen gönderilmesini istedi. Evlenmek üzere gelen zavallı kızcağızı da Artemis’e kurban etti.


Bir süre sonra, Yunan donanması Troia yolundaydı. Troia’ya vardıkları zaman karaya ilk ayak basan Yunanlı Frotesileos oldu. Doğrusu büyük cesaretti bu; çünkü bakıcılar, Troia’ya ilk ayak basanın savaşta herkesten önce öleceğini söylemişlerdi. Sahiden de Öyle oldu. Protesileos’un ölümünden sonra Yunanlılar, tanrılara nasıl saygı gösteriyorlarsa, onun anısına da öyle saygı gösterdiler. Tanrılar da iyi davrandı bu cesur askere. Hermes onu ölüler ülkesinden kaldırıp karısı Laodameia’nm yanına götürdü. Protesileos, yeniden Hades’e döneceği zaman Laodameia dayanamadı, kendini öldürerek kocasıyla birlikte gitti.


Bin kadırgayla gelen Yunan askerleri, Troia’nm işini hemencecik bitirivermek amacıyla var güçleriyle saldırdılar. Ama Troialılann başında. Hektor gibi bir kahraman vardı. Kral Friamos ile Hekabe’nin oğullarındandı Hektor. Onunla başa çıksa çıksa ancak Akhilleus çıkabilirdi.


Yunan ordusunda herkes, Akhilleus’un bu çetin savaşta öleceğini biliyordu. Thetis öyle söylemişti çünkü öte yandan Hektor da, “Troia nasıl Olsa dayanamıyacak.^ Priamos da, Troialılar da yenilecek,” diye düşünüyordu.


Tam dokuz yıl çarpıştılar. Dokuzuncu yılın sonunda iki taraf da başarı kazanamamış durumdaydı. Bazen Yunanlılar, bazen de Troialılar üstün gelmişti çarpışmalarda. Bu gidişle daha çok savaşacağa benziyorlardı.


Bir gün Yunanlılar arasında ikilik baş gösterdi. Apollon’un rahiplerinden birinin Khryseis adlı kızı yüzünden Akhilleus’ ile Agamemnonün araları açıldı. Yunanlıların kaçırdığı Khryseis, başkomutana verilmişti. Rahip, Agamemnon’a gidip kızını geri istedi; alamayınca bunu Yunanlıların yanına bırakmaması için Apollon’a yakardı.


Apollon, rahibinin sözlerini duyup Yunan ordusuna hastalık taşıyan oklar fırlattı. Askerler arka arkaya hastalanıp ölmeye başladılar. Sonunda Akhilleus, bu hastalığa engel olunması gerektiğini düşünerek komutanları topladı. Bakıcı Kalkhas da katıldı toplantıya, “Khryseis’i babasına vermezseniz bu salgın sürüp gidecek,” dedi. Bütün komutanlar, kızın rahibe geri verilmesini istediler. Agamemnon küplere bindi, bindi ama tek başına kalmıştı. Khryseis’i babasına gönderdi.


Pek kısa bir zaman sonra başkomutan, giden kızın yerini tutması için Akhilleuş’un gözdesi Briseis’i istedi. Akhilleus, Brişeis’i verdi, ama “Bunu Agamemnon’un yanma bırakmayacağım,” diye de ant içti.


O gece deniz nymphesi, gümüş ayaklı Thetis, oğlunun çadırına geldi. O da öfkeliydi. “Sen çekil artık,” dedi Akhilleus’a; “artık Yunanlılar arasında yerin yok sepin.” Bunları söyledikten sonra da Olympos’a çıkarak, “Troialılara yardım et,” diye Zeus’a yalvardı.


Zeus dünden razıydı buna. Savaşı, öteki tanrılar gibi, o da ilgiyle izliyordu, ölümsüzler ikiye ayrılmışlardı gökyüzünde. Bir yanda Aphrodite, .öteki yanda Hera ile Athena vardı. Savaş tanrısı Ares, her zaman olduğu gibi Aphroditeüin, yani Troialılann yanındaydı. Buna karşılık, Poseidon, denizle yakından ilgileri olan Yunanlıları tutuyordu. Apollon, Hektorü severdi. O da, kardeşi Artemis de Troialılara yardım ediyordu. Zeus da gizliden gizliye destekliyordu Priamos’un adamlarını. Hera’nın hışmından korktuğu için bunu pek belli etmiyor, tarafsız görünmeye çalışıyordu. Yine de Thetis’in yalvarışlarına karşı koyamadı. Açıktan açığa Troialıları tutmaya karar verdi.


Zeusün kurduğu plân basitti. Akhilleus olmadan Yunan ordusunun başarı kazanamayacağımı biliyordu. Yalancı bir düş yolladı Agamemnon’a. Troialılara saldırılırsa savaşın kazanılacağını söyledi. Agamemnon, tanrılar tanrısının kendisine oyun oynadığını nereden bilsin? Ordusunu aldığı gibi Troia’ya saldırdı. Küskün Akhilleus, çadırında onları seyretmekle yetindi.


O güne kadar yapılmış çarpışmaların en büyüğü olan bu. Priamos’un askerleriyle Agamemnon’un askerleri kıyasıya dövüştüler. Sonunda alan, Paris ile Menelaus’a kaldı. Helena, kocasıyla sevgilisinin karşı karşıya geldiklerini, birbirlerine mızrak fırlattıklarını gördü Troia surlarından. Paris’in mızrağı Menelaus’a değmedi, ama Yunan komutanının mızrağı Troialı delikanlının elbisesini yırttı. Arkasından kılıcını çekti Menelaos, ama daha kınından çıkarırken kılıç kırılıverdi. Yine de aldırmadı Helena’nın kocası, Paris’in üstüne atladığı gibi onu başlığından yakaladı. Çeke çeke kendi askerlerinin yanma götürüyordu ki Aphrodite, Paris’in yardımına yetişti. Başlığı tutan kayışı koparıp bir buluta sardı Paris’i, sonra da kaçırdı. Menelaos, öfkeyle her yerde Paris’i aradı, ama boşuna. Troialılar bile yardım etti kendisine. Priamos’un korkak oğlunu bir türlü bulamadılar.


Bunun üzerine Agamemnon ortaya çıkarak Menelaos’un Paris’i yendiğini, Helena’nın kendilerine verilmesini istedi. Troialılar nerdeyse kabul edeceklerdi bunu; ama işin içine Athena karıştı. Hera da, kendisi de Troia yerle bir edilmeden bu savaşı bitirmemeye kararlıydılar. Athena, Lykia’lı bir okçu olan Pandaros’u kandırdı. Pandaros, Troia surlarından attığı bir okla Menelaus’u hafifçe yaraladı. Yara hafifti, ama davranış çirkindi. Yunanlılar yeni baştan Troia’ya saldırmaya başladılar. İçlerinde Akhilleus’tan sonra en büyük kahramanlar, Aias ile Diomedes’ti önlerinde birçok Troialı dize geldi. Adı Hektor’dan hemen sonra anılan Aineias bile Diomedes’in ellerinde az kalsın can veriyordu. Diomedes, kendisini tam öldüreceği sırada annesi ölümsüz Aphrodite yetişti. Oğlunu kucağına aldı. Ama Diomedes öyle kuru gürültüye pabuç bırakanlardan değildi. Kılıcıyla öyle bir saldırdı ki tanrıçaya, Aphrodite ne olduğunu şaşırdı. Kılıcın ucu aşk tanrıçasının eline değdi. Aphrodlte’nin avucundan kan sızmaya başladı. Kanı görür görmez bir çığlık attı tanrıça, oğlunu filan unutarak ağlaya ağlaya Olympos’a koştu. Orada Zeus alay etti kendisiyle, “Senin nene gerek savaş,” dedi, “sen kendi işine bak.”


Annesi kaçtı ama, Aineias ölmedi. Apollon bir buluta  sararak Pergamos’a kaçırdı onu. Troia yakınlarındaki bu kutsal yerde tanrıça Artemis, Aineias’ı iyileştirdi. Troia’lı yiğiti elinden kaçırdığına üzülen Diomedes, Hektor’u gördü. Hemen üstüne saldırdı, onun. O sırada savaş tanrısı Ares gelip Hektor’un yanı başında dikiliverdi. Diomedes’in ödü koptu, bağıra bağıra kaçmaya başladı.


Hera gökyüzünden bunu görüyordu. Hemen Diomedes’in yanma inerek, “Korkma,” dedi ona, “ben yanındayım; sen istesen Ares’i de öldürürsün.” Yüreklenen Yunan askeri, mızrağını kaptığı gribi Ares’e fırlattı. Athena da silâhı tam hedefine ulaştırdı, öyle bir çığlık attı ki savaş tanrısı on bin kişi bir araya gelse böyle bağıramazdı. Yunanlıları da, Troialıları da bir titremedir aldı.


Zeus, duruma el koyma zamanının geldiğine inanmıştı artık. Troia’ya inerek Hektor’la adamlarına cesaret verdi. Tanrılar tanrısının kendilerini tuttuğunu gören Troialdar, Yunanlıların üstüne öyle bir saldırdılar ki, Agamemnon’un askerleri ne olduklarını şaşırdılar. Hektor’un bütün yiğitliği, ustalığı, atikliği üstündeydi. Önüne geleni Hades’e gönderiyordu. Başta o olmak üzere, Priamos’un adamları Yunanlıları kıyıya kadar sürdüler.


Akşam olmuştu. Troialılar surların arkasına, Yunanlılar da çadırlarına çekildi. Agamemnon, savaşı bırakarak ülkelerine dönmek gerektiğini söyledi. Komutanların en yaşlısı, en akıllısı Nestor, deli misin sen?” diye çıkıştı ona. “Akhilleus aramızda olsaydı durum başka türlü olurdu şimdi. Onu sen gücendirdin. Gönlünü almaya bak…”  Agamemnon, “Doğru,” dedi, “iyi yapmadım.” Sonra Odysseus ye iki komutanla birlikte Briseis’i Akhilleus’a gönderdi.


Akhilleus, Odysseus’u çadırının kapısında karşıladı. Çeşit çeşit yemeklerle, içkilerle ağırladı onu. “Hepinizi severim,” dedi, “ama bana Mısır’ım bütün hazinelerini bile verseniz bin daha yanınızda savaşmam. Yakında ülkeme dönüyorum. Aklınız varsa, siz de benim gibi yaparsınız.” Öteki komutanlar böyle düşünülüyorlardı. Ertesi sabah, çarpışmalar yeniden başladı. Troialılar yine kıyıya kadar sürdüler Yunanlıları.


Hera, işlerin kötü gittiğini görüyordu. Buna Zeus’un sebep olduğunu da bilmiyor değildi. Kocasının aklını çelmek için ne yapsın. Giyindi, kuşandı, süslendi, çeşit çeşit kokular sürdü. Sonra da tanrılar tanrısının yanma vardı. Zeus, karısının güzelliğini görünce Thetis’e verdiği Sözü de, Troialıları da unuttu, kendini Hera’nın sıcacık kollarına aitti.


İşte tam o sırada Aias, Hektor’u yere yıktı. Tam öldürüleceği sırada, Aineias, kardeşinin yardımına koştu. Onu kaptığı gibi kaçırdı. Yunanlılar, bundan cesaret alarak Troiah askerleri püskürtmeye başladılar. Şehrin Surlarına kadar kovaladılar onları. O gün, Troia yağma edilebilirdi. Neyse ki…


Evet, neyse ki Zeus tatlı aşk uykusundan uyandı. Troialılann çekildiğini, Hektor’un da yaralı olduğunu göründe öfkeyle karışma döndü, “Bunlar hep senin oyunların,” diye gürledi. “Senin canın temiz bir dayak istiyor anlaşılan.” Hera, “Suç bende değil,” dedi. “Poseidon yaptı bu işi.”


Zeus, hemen haberci Iris’i Poseidon’a yollayıp artık Yunanlılara yardım etmemesini bildirdi. Poseidon, kardeşinin sözünü tuttu. Troialılar yeniden güç kazandılar. Apollon Hektor’u bir anda iyileştirdi. Yunanlılar çil yavrusu gibi; dağıldılar. Çadırlarını korumak için kurdukları duvar yıkılıverdi. Priamos’un askerleri, Yunan gemilerini ateşe yermeye.’ başladılar.


Bu sırada Akhilleus’un arkadaşı Patroklos; küskün komutanı kandırmaya çalışıyordu; “Soydaşlarını yalnız bırakamazsın artık,” diyordu. “Bak gemileri de ateşe yermeye başladı Troialılar.”


Akhilleus inatçıydı. “Ancak benim gemilerimi ateşe verirlerse savaşının.” dedi.


Patroklos, bunun üzerine, “öyleyse zirhmı ver bana,” dedi. “Adamlarım da ver. Senin yerine ben savaşayım. Herkes beni sen sansın. Soydaşlarımız yeniden yüreklensin; Troialılar da korkup kaçsınlar.”


Akhilleus arkadaşının dileğini kırmadı. Zırhım oha verdi. Parıldayan zırhtın içinde tıpkı Akhilleus gibi görünüyordu Patroklos. Arkadaşının adamları, Myrmidon’ları, yanına alarak Troialıların üstüne saldırdı. Düşündüğü gibi oldu her şey, Yunanlılar Akhilleus’ıin savaşa katıldığım sanarak olan güçleriyle düşmanlarının üstüne saldırdılar. Troialılar’ ise ne yapacaklarım şaşırıp kaçışmaya başladılar. Patroklos da, tıpkı Akhilleus gibi savaşıyordu üstelik önüne geleni yere yıkıyor, öldürüyordu. Ama karşısına Hektor çıktı ansızın. Troia’lı kahraman, mızrağım fırlattığı gibi Patroklos’u ağır iyi yaraladı. Sonra onun zırhını alarak kendi giydi. Zırhla birlikte Akhilleus’un gücünü de almıştı sanki. Kaçışma sırası Yunanlılara gelmişti.


Akşam oldu; karanlık bastı ortalığı. Troialılar şehre, Yunanlılar da çadırlarına döndüler. Nestorün oğlu Antilokhos, açı haberi koşa koşa Akhilleus’a götürdü. Akhilleus öyle ü-züldü öyle üzüldü ki, yanındakiler onun kendi canına kıyacağından korktular. Deniz diplerindeki mağaralarda yaşayan Thetis, oğlunun acısını yüreğinde duydu, hemen Akhilleus’un yanına geldi.


“Patroklos’un öcünü almazsam insan içinde yaşıyamam artık,” dedi Akhilleus. “Gidip şimdi Hektor’u öldüreceğim.”


Thetis, “Ama Hektor’u öldürdükten sonra kendin de öleceksin. Bunu biliyor musun?” diye sordu.


Akhilleus, “Zararı yok,” diye cevap verdi. “En yakın arkadaşımı tek başına bıraktım, önce onun öcünü alayım da, sonra ne olursa olsun, ölüm bile kabulüm.”


Thetis, oğluna engel olmaya çalışmanın faydasızlığını anladı. “öyleyse yarma kadar bekle,” dedi. “Ben bu gece Hephaistos’a yepyeni bir zırh yaptırır, gün doğarken getiririm.


“Onu giyip savaşırsın.”


Ertesi sabah annesinin getirdiği zırhı giyip çadırını önüne çıktı Akhilleus. Myrmidon’lar, komutanlarının üstündeki zırhı görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Hep birlikte Yunanlıların toplandığı yere gidildi. Akhilleus arkadaşlarına: “Bir kadın yüzünden sizi yalnız bıraktım, bağışlayın beni,” dedi. “Yine başınıza geçiyorum. Hadi, hemen saldıralım.”


Odysseus, “Karnı aç olan asker iyi savaşamaz.’ dedi, “önce karnımızı doyuralım.”


Akhilleus, “Sevgili arkadaşımın öcünü almadıkça ağzıma bir tek lokma bile koymam,” dedi. Sonra oturup Yunanlıların karın doyurmalarını bekledi.


Troya Savaşında bütün ölümsüzler, Hektor ile Akhilleus arasındaki çarpışmayı kimin kazanacağını önceden biliyorlardı. Zeus, altın H terazinin bir kefesine Hektor’un, öteki kefesine de Akhilleus-un ölümlerini koymuştu. Hektor’un kefesi daha ağır basmıştı. Bunun üzerine, ölümsüzler, çarpışmayı Akhilleusün kazanmasını kararlaştırmışlardı.


Yine de Akhilleus için kolay olmadı bu önce Hektor’u, Troia surlarının çevresinde tam üç kere dönerek kovalaması gerekti. Sonunda Priamos’un oğlunu kıstırdı. Hektor yapayalnızdı. Akhilleusun yanında ise Athena vardı. Hektor, “Ben seni öldürürsem ölünü arkadaşlarına vereceğim,” diye bağırdı. “Sen de beni öldürürsen ölümü babama ver.”


Akhilleus, ‘‘Çıldırmışsın sen diye cevap verdi. Sonra mızrağını karşısındakinin üstüne fırlattı. Boşa gitti mızrak; ama Athena silâhı alıp Yunan komutanına getirdi yeniden.


Bu arada, Hektor’un yanı başında, kardeşi Deiphûbos belirmişti. Aslında Athena’ydı bu; Deiphöbos’un biçimini almış, Hektor ü aldatıyordu. Kardeşinin yanında bulunmasından yüreklenen Hektor, mızrağım Akhilleus’a fırlattı, Akhilleusün tam göğsüne çarptı mızrak, ama kırılarak yere düştü. Bunun üzerine yeni bir mızrak istemek içip kardeşine döndü Hektor. Deiphobos yoktu. Bunun tanrıların oyunu olduğunu anladı Troia’lı kahraman. “Olympos’lular benim ölmemi istiyor.” dedi. Hiç olmazsa kanımın son damlasına kadar çarpışayım.” Kılıcını çekerek Akhilleusun Yunan komutanı, elindeki mızrağı yine fırlattı: Hektor’un üstüne. Bu kere mızrak, boğazına saplandı Hektorun. Troia’lı kahraman, can verirken, “Annemle babama ver ölümü,” diye yalvardı Akhilleus’a.


Akhilleus, “Bana yalvarma köpek,” diye cevap verdi. “Elimden gelse senin gövdeni yerdim.”


Tanrılar daha fazla acı çektirmediler Hektor’a; onun içindeki canı gövdesinden çıkarıp Hadese yolladılar.


Akhilleus, arkadaşının öcünü almıştı. Almıştı ama bu kadarla yetinmedi, Hektorun ölüsünü arabasına bağlayıp yerlerde sürükledi. Troia’nın çevresinde öylece dolaştırdı. Sonunda Patroklosun . Ölüsünün yanma geldi: “Duy beni Patroklos,” diye bağırdı. “Hades’ten duy beni, öcünü aldım.


“Simdi bu alçağın leşini köpeklere Vereceğim”


Fatroklos’la birlikte tanrılar da duydular bu sözleri. Hera’dan, Âthena’dan, bir de Poseidon’dan başka bütün ölümsüzler üzgün görünüyordu. Hele Zeus hepsinden üzgündü. Iris’i çağırdı yanına. “Git, kral Priamos’a söyle,” dedi, “korkmasın, yanma armağanlar alıp Akhilleusun yanına varsın. Oğlunun ölüsünü istesin.”


Priamos, Zeusün dediği gibi yaptı. Çeşit çeşit armağan aldı yanına, Yunan çadırlarının bulunduğu yere gitti. Çadırların önünde, bir haberci kılığına girmiş olan Hermes karşıladı Troia kiralını. Onu Akhilleusün yanma götürdü. Çadıra girer girmez ünlü komutanın ayaklarına kapandı Priamos,. “Senin de baban var, Akhilleus,” dedi.“ Sen ölsen, ölünün ona verilmesini istemez miydin? İşte bak, oğlumu vuran adamın ellerine uzatıyorum elimi”


Akhilleus’un yüreğini üzüntü kapladı, “Gel, yanıma otur,” dedi krala. Sonra adamlarına’ dönerek, Hektor’un ölüsünü yıkayıp temizlemelerini sonra da bir örtüye sararak Priamos’a vermelerini buyurdu. Troia kiralına, “Kaç günde gömeceksiniz Hektor’u?” diye sordu. “Söyle, o süre içinde savaşmayalım.”


Troia’da herkes, Helena bile ağlaşıyordu. Güzel Yunanlı, “öteki Troialılar kötü davrandılar bana; ama Hektor bambaşkaydı, diye hıçkırıyordu.


Büyük bir tören hazırlandı. Yüce bir ateş yakıp Hektor’u alevlerin içine attılar. Sonra şaraplarla söndürdüler ateşi; kemikleri altın bir çanağa koyup mor kadifelere sardılar. Yerde bir çukur kazıp çanağı gömdüler; çukurun üstüne de büyük taşlar yığdılar.


Hektor’un ölüm töreni böyle yapıldı.


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.