30 Mart 2016 Çarşamba

Türk Mitoloji Tarihi ve İnanışları

TAŞLAR


Genel olarak denilebilir ki, insanlar taşlara da tanrısal ve kutsal inanışlarla bağlanmış taşlardan şifa beklenmiş, bir takımlarının sihirli kuvvetlerinden medet umulmuş, Natüristlerce de tanrı tanınmıştır. Dokuz oğuz destanında: Buğu tekin’e rüyasında ak sakallı bir ihtiyar tarafından fıstık şeklindeki (Yeşim taşı) verilmiştir. Göç destanındaki (Kutlu kaya) da uğurlu bir taştı. Çinlilerin bu taşı Türk hakanını kandırarak götürmeleri (Göç) gibi büyük felâketlere sebep olmuştu.


Altaylı’ların kıyamet tasvirinde; denizin dibinde dokuz çatallı bir kara taş vardır. Denizlerin büyük çalkantılarla surları ayrılıp dipleri göründüğü zaman bu korkunç taş da görünerek dokuz yerinden ayrılacaktır. Yağmur taşı; yağdırdığı yağmurlarla, yaratıklara ve bitkilere hayat vermiştir.


Folklorda aldığı yere göre bazı taşlar çocuk doğurtur, bazıları da kısırlık yapar. Bir kadın çocuk doğurmak istemezse, taşı kırdırır, içinden alır, un haline getirir, cevizle karıştırır, yer. Artık bir daha çocuk doğurmaz. (Zümrüt taşı) denilen taşla da çocuğun kolay doğması sağlanmış olur. Doğurmakta zahmet çeken kadın, bu taşı sağ oyluğuna korsa hemen doğurur. Buhara taraflarında (Harezm taşı) denilen bir taş vardı. Bu, sihirli bir tastı. Kum hastalığına, mide zayıflığına ve idrar tutukluğuna İlâçtır. Bu taş suya atılır ve suyu içilirse, hasta iyileşir. Çiçek hastalığı da yine tasla tedavi edilir. Ancak, taşlar İçinde korkunç ve tehlikeli olanlar da vardır.


SULAR, SU DENİZ NEHİR GÖL KÜLTÜ


Suların akışından ve akarken çıkardığı seslerden de dinî ifadeler sezilirdi İslâmlık etkisi altında Yunus’un : Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu. Dediği gibi.


Folklora göre mübarek sayılan kuyular ve pınarlar ise çoktur. Terkibi bakımından şifa veren bazı sulara, ancak kutsal bir hassasının varlığı bakımından inanılır ve bağlanılırdı.


Bazı ölüler ve kurbanlar suya atılır, bunlar da su kanalı ile tanrılara ulaşmış olurdu. Nehirlere gelince; Altay Türkleri, hanlarının Khatum nehrinin kaynağında oturduklarına inanırlar, onun adına kurban keserek, kendilerine iyilik etmelerini yalvarırlardı. Kıpçak’lari ritiş ırmağını tanrı tanımışlardır. Yenisei’liler de Tom ve Kem ırmaklarını kutsal sayarlar.


Tamarmara nehrinin de Eti’lere göre Sulikatte adında bir tanrısı vardır. Kumarbi efsanesinde de Dicle nehri (Aranzah) adı ile bir tanrı olarak geçer. Müren denizi diye efsanelerde yer almış bir de denizden bahsedilir. Karanlıklara gömülü Kaf Dağının etrafı da kimsenin kıyışım görmediği bir denizle çevrilmiştir.


Göller içinde de efsanelerde en çok yer almış olan (Isığ) göl dür (I). Millî destanlarımıza göre, Türkler her tarafı dolaştıktan sonra bu gölün kenarına gelmiş, orada yerleşmişler, o civar Türk kahramanlarına uzun yıllar sahne olmuştur. Bu gölün etrafı ormanlar, otlak yerler, yüksek tepelerle çevrilmiştir. Suları da sıcaktır Bunun için Isığ göl denilmiştir. Kırgızlar da bu kutsal gölün etrafında yerleşmişlerdir.


Bars Han da Türklerin ana yurdu olan Isığ gölü her yıl törenle kutlardı. Bazı dağların başında bulunan (Volkanik) göllere de (Gök gölü) derlerdi. Bular da kutsal sayılır, At, Deve kurban olarak göle atılırdı. Sonraları bu hayvanların kâğıttan yapılmış olanları atılmaya başlandı.


AB-I HAYAT, YAĞMUR VE KAR YAĞDIRMAK, SUDAN ÇIKAN İNSAN VE YARATIKLAR


Yakın doğu milletlerinden gelen efsanelerde bir de Ab-ı Hayat vardır. Kutsal hassası olan Ab-ı Hayattan içen ölmez. Bu suyu kimse bulamamıştır. Kaynağı karanlıklardadır, ancak; Zülkameyn (İskender) ülkesini genişletmekte iken, bir yere gelmiş, o yerin insanları daha ileride bir denizin olduğunu, deniz aşılacak olursa karanlıklar diyarına varılacağını, orada; içenin ölmeyeceği bir su bulunduğunu haber vermişlerdi.


Bu seferde Hızır ile Ilyas ta onunla beraber bulunuyordu. Bu suyu gidip bulmaya karar verdiler, yola girdiler. Denizi geçtiler, karanlıklar diyarına vardılar. Zülkarneyn’in yanında karanlığı aydınlatan iki tane mücevher vardı. O, bunlardan birini Hızır’a verdi. Kendisi bir yola, Hızır ile îlyas’ta başka bir yola saptılar. Hangi taraf bu suyu bulursa, öbür tarafa haber verecekti. Hızır ile llyas epeyce gitmişler, nihayet acıkmışlardı. Yanlarında bulunan pişmiş balıkları bir su başında yemeye hazırlandılar, oturdular. O sırada Hızır ellerini suda yıkadı, ıslak ellerinden bir damla su, önlerindeki balıklardan birinin üzerine damlayınca, balık hemen canlandı, suya atladı. Balığın canlanması üzerine Hızır ile llyas aradıkları suyun bu olduğunu anladılar, bu sudan içtiler. Bunun için de ölmezler arasına katıldılar. Ama o sırada, bu suyu Zülkarneyn’e haber vermemeleri için görünmezlerden bir ses geldi. Bu ses üzerine Zülkarneyn’e bu suyu bulamadıklarını söylediler. Ölmezler arasına katılan Hızır ile îlyas ise, bundan sonra senede bir defa, sabaha yakın bir gül fidanı altında, yahut bir denizin kenarında buluşurlar. O güne (Hıdırellez) denilmiştir.


Ab-ı Hayat’a; Ab-ı Hayvan, Ab-ı Hızır, Ab-ı Câvidânî Ab-ı Zindeğani, Ab-ı Cevanî, Ab-ı İskender ve Ab-ı Beka gibi isimler verilmiştir. Tasavvufta ise Ab-ı Hayat, aşk çeşmesidir. Bundan içerek hakikî aşkı tadabilenler, maddî âlemin üstündeki ebedî varlığa kavuşurlar.


Ab-ı Hayat, Almanların Mirmir’i ve Hintlilerin Amrita’sı gibi sonsuz hayat veren içkilerdendir. Ancak bunlardan her birinin üzerindeki efsaneler başka başkadır. Yunan mitolojisinde de Nektar, içenlere sonsuz hayat verir.  Zeus, sevdiği Juventus adındaki peri kızını da nihayet kızarak bir çeşme haline getirmişti. O çeşmede kimler yıkanırsa gençleşir.


 

27 Mart 2016 Pazar

Tanrılar, Tanrıçalar, Tanrı Aileleri

Theogonie


Türk mitolojisinin; kadrosu çok zengin olan Tanrılariyle Tanrıçaları içinde yabancılardan gelmiş olanlar yok değildir. Bunlara karşılık, başka milletlerin Türk’lerden aldığı tanrıların, mitolojik materyellerin ise epeyce yekûn tuttuğu bir gerçek halindedir.


Bunlardan bir kaçı: Bir takım Sümer tanrıları kendi adlarıyla, bir kaçı da değişik adlarla Keldan’lılara geçmiştir ki, büyük tanrılardan anşhar, Anu, Enlil, Ea (Enki) bu aradadır.


Yine Keldanlı’lar, Sümer efsanelerinden de çoğunun üzerinde işleyerek benimsemişlerdir. Keldan mitolojisi, Sümer mitolojisinin biraz daha değişik çehrelerle gelişmiş şeklinden başka bir manzara göstermiyor. Babil Kâhinleri bile Türk Şamanlarının karakter ve görevlerine vâris olmuşlardır. Zaten Keldanlı’larla başka Mezopotamyalı’lar da, Sümer mitolojisinin atmosferinden dışarı pek çıkamamışlardır.


Yunan tanrıları içinde de Türk tanrılarının izleri bulunduğu ileri sürülmekle beraber, Pushan, Varuna, Çıva adını almış olan Rudra, daha bir kaç tanrı da Hint Mitolojisinde yer almış birer Türk anrısıdır .


Bu üç tanrının. Hint tanrıları arasına geçince görevleri şöyle olmuştur:


Pushan:  İnsanlara bolluk, bereket verir, İneklerin sütünü çoğaltır, hayvanların, yolcuların koruyucusudur. Hint tanrısı olduktan sonra, indra’ nın yıldırımlarını, tanrıların yiyecek kaplarını yapmıştır. Varuna; Kâinatı idare eder. Güneşi, ayı, yıldızları parlatır, rüzgârları yapar, yağmur yağdırır, Rudra: Merhametli, iyiliksever bir tanrı olduğu halde, sonraları intikamcı olmuş, fenalıklar yapmıştır.


Yine Hint’lilerin Uma’sı, Türklerin Umay adındaki Tanrıçasının rolündedir. Sümer’lerin Ap-Su konusundaki kutsal inançları Hintli’lerin Veda’larında  Appas adı ile ve ayni inançlar çerçevesi içinde görülmektedir.


Tanrının Varlığına İlk İnanışlar


ilk insanlar; güçlerine, büyüklüklerine akıllarının ulaşamadığı varlıklarla alaylar önünde hayret, korku duyarak bunları tanrı tanıdığı başta Max Müller olarak ileri sürülmüş ise de, Durkhe-im bunu kabul etmemiş, tabiat varlığı ve kuvvetleri ile insanlar her vakit karşı karşıya bulunduklarından, bunlara alışılacağı; bu sebeple de tanrı konusunun, kutsal inançların gitgide gevşiyece ği, bu bakımdan Max Müller’in ve onun kanatlar ına katılanların ileri sürdükleri yorumun doğru olamayacağını söyleyerek, ilk Tanrı anlayışı ile inançlarının totemle başladığını ortaya koymuştur.


Bu kabul edilecek olursa; güneşin, ayin ve benzerlerinin, tabii olayların tanrılar mevkiine çıkmaları, çıksalar dahi çok geçmeden inmeleri lâzım gelirdi. Halbuki bu tabiat varlıklarının tanrılığına inananlar, sarsılmayan, gevşemeyen inançlara bağlanmış kalmıştır diye cevap verenler vardır.


Tanrı varlığına ilk inanışın sebepleri etrafındaki bu gibi mütalâalar konu dışı bırakılarak, Türk tanrılarının türeyiş ve çoğalışlarına bakılacak olursa, kesin bir hükme bağlamamak şartı ile, büyük vasıflar taşıyan ilkel tanrıların yoktan belirdiği görülür. Sonra da bir takım hayvanlar, bitkilerle, gök, güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar, fırtınalar, gök gürültüleri, yıldırımlar, ağaçlar, dağlar, denizler, büyük nehirlerden bir takımı doğrudan doğruya tanrı, bir takımı da totem tanınmış, bunlarda bir ruh, tanrısal bir kudret bulunduğuna inanilmış tır.


Biraz daha şöyle açıklanabilir:


İlk Türk Tanrılarının Türeyişi


Türk tarihinin derinliklerinde yapılan incelemeler, araştırmalarla tanrıların durumu gün geçtikçe daha aydınlanmakta, görevleri ile çehreleri daha iyi belirmekte, şimdiye kadar bilinenlere yenileri katılmaktadır.


Türk kollarında tanrıların türeyişi çeşitli olaylar ve tablolar içinde gösterilmiştir. Altay Türk’lerine göre, Kozmik âlem türemeden önce tek tanrı Kara Han ile bir de uçsuz bucaksız bir su âlemi vardır. Kara Han tek kudret halinde idi. Bunun Ülgen’le Erlik ve Mergen adınca üç oğlu oldu. Bunlar da birer büyük tanrı tanındı.


Sümer’lere göre de tanrıların türeyişi şöyledir: Önceleri ancak Ap-su (Tatlı su) ile (Tuzlu su) yu temsil eden ve dev olarak cisimlendirilen Tiamat vardı. Ap-su erkek Tiamat dişi idi. Bunlar birbirine karıştı. Mummu denilen acaip bir yaratık ortaya çıktı. Bundan sonra da Lakhmu ile Lakhamu meydana geldi. Bunlar büyük birer yılandı.


Yine Ap-su ile Tiamat’tan gök (Anşhar) ile yer (Kishar) türedi, Sonra da gök tanrısı Anu, Hava tanrısı Enlil ve Deniz tanrısı Ea (Enki) oldu. Bu üç tanrı da güneşi, ayı, gezeğen yıldızları yarattı. Bundan sonra kozmik varlıklar da birer tanrı olarak tanınmaya başladı.


 

25 Mart 2016 Cuma

Viyana Kuşatmasında Yeni Ayın Başlangıcı “Eylül”

1 Eylül Çarşamba


ÖĞLEDEN önce Kara Mehmed Paşa, Sadrazamın huzuruna gelerek eteğini öpmek şerefine erişti.  Daha sonra Sadrazam metrislere gitti ve bütün maiyetine savaş tabyasının çevresinde yer almalarını, yanından ayrılmamalarını emretti. Bu bakımdan bütün maiyet halkı kendilerine tabya hazırlamağa koyuldular.


Öğle üzeri Vezir Ahmed Paşa kolundaki İslâm savaşçıları, Sivas vilâyeti askerinin karşısında bulunan kale duvarının “Makas” diye adlandırılan kısmının birkaç taşını yerinden çıkarıp Sadrazama getirdiler. Bunun için hayli zengin armağanlar aldılar, öte yandan iki yüz tane kazma, bel, balta ve bomba ganimet alındı.


Gâvurlar, Zağarcıbaşı kolundaki serdengeçtilere* karşı hücuma geçtiler. Fakat ölümden korkmaz serdengeçtilerin karşı hücumuyla karşılaştılar. Yarım saat süreyle öyle zorlu bir kavga oldu ki, tasvir edilemez. Bu dehşetli savaşta İslâm askerinden birkaçı yaralanıp, birazı da öteki dünyaya göç etti. Ancak, cehenneme kovulası gâvurlardan da yirmi kelle ele geçirmeği başardılar. Bu kelleleri tabyasında bulunan Sadrazamın ayağı dibine koydular. Bunun için bütün bu İslâm gâzileri devletlû Sadrazamın gönülden hoşnutluğu ve para keseleriyle dolu armağanlarını aldılar.


Sık sık metrislerde dolaşarak galerilerin başlangıç yerlerinde İslâm askerine vaazlar veren Şeyh Vani Mehmed Efendi, bugün onlara öyle güzel öğütler verip öyle etkili şekilde coşturdu ki, söz söyleme sanatında bilgi sahibi olan herkesin hayretten parmağı ağzında kaldı.


Bugün bir porsiyon arpa yeminin fiyatı kırk paraya çıktı. Ancak getirilen tutsakların anlattığına göre, kaledeki gâvurların arasında da tasvir edilmez derecede bir kıtlık ve anlatılmaz derecede bir yokluk varmış.


İkindiye doğru Arslan Mehmed Paşa kolunda bir püskürme lağım patlatıldı. Üstünde bulunan domuzlar, damlarıyla birlikte yok oldular.


Yeniçeri ağasıyla kul kethüdası ön saflarda galerilerin başladığı kesimde kurulan tabyalarına taşındığı için, yeniçeri ağasının eski tabyasına Reis Efendi, Kul Kethüdasının eski tabyasına da Kethüda Bey geçti.


Yatsı vakti, gâvurlar, sağ kanatta Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa koluna yeniden hücum ettilerse de bir kelle kaybedip geri çekildiler.


Duvar dibindeki şarampolden yığınla direk ele geçirilip huzura getirildi. Getirenler armağan aldılar.


2 Eylül Perşembe


Seherle birlikte incecikten bir yağmur başladı. Her şeyin sahibi Allah, bir an önce dinmesini nasip etsin! Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa kolunda, Deli Bekir Paşa’nın bir aydan beri yer altında adam çalıştırıp hazırlattığı lağım, kırk kantar barut yerleştirilerek bu sabah patlatıldı.


Makas denilen kesimdeki duvarın altına varılmış olduğu sanılıyordu. Ama Allahın takdiri böyleymiş ki, beklenilen etkiyi yapmadı; sadece uç kısımda duvarın bazı yerlerini yıktı. Üstelik lağımın hangi yöne doğru patlamış olduğu da tespit edilemedi. Böylece bunca emek ye bunca gayret boşa gitmiş oldu.


Öğleden önce, gâvurlar, sol kanattaki Vezir Ahmed Paşa koluna karşı hücuma geçtiler. Fakat serden-geçtiler Allah’ın yardımıyla melunları geri püskürttüler. Sadrazamın huzuruna iki gâvur kellesi getirip armağan aldılar.

21 Mart 2016 Pazartesi

Eski Yunan Mitoloji Kahramanlarından Theseus’un Hayatı

Theseus’un bir çok üstün davranışları vardır. Kimsenin yanına almak istemediği yaşlı Oidipus’a o güleryüz gösterdi. Oidipus öldüğü zaman da yanında bulunuyordu; onun kızlarını korudu, sağ salim, ülkelerine gönderdi. Herakles, çıldırıp da karısını öldürdüğü zaman herkes kaçışmıştı. Ünlü kahramanın kendi kendini öldürmesine Theseus engel oldu. Böyle bir şey yapmanın korkaklık sayılacağını söyledi, onu Atina’ya götürdü.


Devlet işleri, Theseus’un serüvenden serüvene atılmasına engel olmuyordu. Bir ara Amazonların ülkesine gitti Theseus, oradan kaçırdığı Antiope ile evlendi. Bazıları, bu yolculukta Herakles’in Theseus’a arkadaşlık ettiğini, kaçırılan Amazonun adının da Antiope değil Hıppolyte olduğunu söylerler.


Karısından Hippolytos adında bir oğlu oldu Theseus’un. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki, Antiope’yi geri almak isteyen Amazonların saldırısına uğradılar. Ama Theseus, onların da hakkından geldi. Attika’yı düşmanlardan bütün bütüne temizledi. Kendisi ölünceye kadar artık hiçbir düşman ayak basmadı o topraklara.


Ülkesine düşmanların gelmediğini gören Theseus, serüven aramak için uzak ülkelere gitti. Altın Post’u ele geçirmeye çalışsın denizcilerin, Argonaut’Iann arasına katıldı. Kalydon kıralı ülkesini çorak bir ülkeye çeviren, ekinleri mahveden yaban domuzunu öldürmek için yardım isteyince Kalydon Avı’nda yer aldı. Avda, arkadaşı Peirithoos’un hayatını kurtardı birkaç kere.


Peirithoos ötedenberi arkadaşıydı Theseus’un tik görüşte birbirlerini sevmişlerdi. Daha aralarında hiçbir ilgi yokken Peirithoos, gidip Theseus’un sürülerini çalmıştı; Ünlü kahramanın ardından geldiğini duyunca dönüp onunla karşılaşmak, boy ölçüşmek istemişti. Ama boy ölçüşmek bir yana, elini bile kaldıramadı Theseus’u görünce, öyle üstün, öyle yiğitçe bir duruşu vardı ki Theseus’un, Peirithoos “Sana kötülük etmek elimden gelmez.” dedi, “suçumu biliyorum. Sen yargıç ol. Vereceğin cezayı şimdiden kabul ediyorum.”


Theseus da ona bir yakınlık duymuştu. “Benim arkadaşım ol, başka bir şey istemem,” dedi. Böylece aralarında kopmaz bir arkadaşlık bağı kuruldu. Lapithler kıralı olan Feiçithoos’un düğününde konuklar arasında Theseus da vardı. Arkadaşlığım düğünde de gösterdi. İçkiden başlan dönüp de sarhoş olan Kentaurlar, gelini kaçırmak isteyince hemen kılıcına davrandı Theseus. Büyük bir kavga çıktı; sonunda Lapithler, Kentaurların hepsini ülkelerinden sürdüler.


Peirithoos’un karısı bir süre sonra ölünce Lapithler kralı yeniden evlenmek istedi. Bu kere kendisine karı olarak Persephone’yi almayı düşünüyordu. Theseus, arkadaşına yardım edeceğine söz verdi, verdi ama, önce kendisi için o zamanlar daha çocuk olan Helena’yı kaçırmak istediğini söyledi.


İki arkadaş bir olup Helena’yı kaçırdılar; ama çocukcağızın iki ağabeyi, Kastor ile Polydeukes; kardeşlerini bulup geri aldılar. Theseus’u yakalayıp öç almak için her yanı aradılar taradılar, ama bulamadılar. Atmalı kahraman, Peirithoos’la birlikte yeraltına inmişti çünkü.


Hades’in tanrısı, onların yeraltına niçin indiklerini biliyordu. Yine de güler yüzle karşıladı iki arkadaşı; yer gösterip oturttu, Theseus da, Peirithoos da oturdukları yerden bir daha kalkamadılar, ölüler tanrısı bir oyun oynamıştı, onlara; ikisini de unutkanlık Iskemlesi’ne oturtmuştu. O iskemleye kim oturursa otursun, her şeyi unutur, öylece kalakalırdı. Theseus da, Peirithoos da kim olduklarını, yeraltına neden indiklerini bilmiyorlardı artık.


Bir süre sonra Herakles, yeraltına indiği zaman, Theseus’u bu durumdan kurtardı. İskemlesinden kaldırdı Atinalı kahramanı yeryüzüne çıkardı. Ama ne kadar uğraştıysa Peirithoos’u kaldıramadı, ölüler tanrısı, Persephone’yi asıl kaçırmak isteyenin kim olduğunu biliyordu; bu yüzden de Peirithoos’u Unutkanlık Iskemlesi’ne sıkı sıkıya bağlamıştı.


Hayatının son yıllarında Theseus, Adriane’nin kızkardeşi Phaidra ile evlendi: Bu evliliğin nelere mal olacağını bilseydi herhalde Phaidra’nın yüzünü bile görmek istemezdi.


Amazon Antiope’den Hippolytos adlı bir oğlu olmuştu Theseus’un, Attika kralı, oğlunu küçük yaşta kendi büyüdüğü şehre göndermiş, onun orada büyümesini istemişti. Yıllar geçmiş Hippolytos son derece yakışıklı bir delikanlı oluvermişti. Onun kadar usta avcı, onun kadar hızlı koşucu hiçbir yerde bulunmazdı. Yalnız bir kusuru vardı delikanlının: Aşka inanmaz, bu yüzden Aphrodite’ye saygı göstermezdi. Tanrıçalardan sadece Artemis’i sayardı.


Bir gün Theseus, yanına karısı Phaidra’yı alıp oğlunu görmeye gitti. Görür görmez de kanı kaynadı Hippolytos’a. Baba-oğul birbirlerini öyle’ sevdiler ki, hiç ayrılmaz oldular. Phaidra, Hippolytos’un gözüne bile çarpmamıştı. Ama Aşk tanrıçası Aphrodite yapacağını yapımş Phaidra’yı Hippolytos’a âşık edivermişti.


Phaidra, kimseye açmadığı bu utanç verici aşk yüzünden kendini öldürmeyi kararlaştırdı. Yalnız yaşlı dadısı biliyordu onun kafasından geçenleri hemen Hippolytos’a koştu. “Delikanlı’ dedi, “Phaidra senin yüzünden ölecek. Seni seviyor. Hayat ver ona. Onu sev, belki kurtulur.”


Bu sözleri duymak bile istemedi Hippolytos. Aşk denen şeyden tiksinirdi zaten. Üstelik bir de işin içinde öz babasının karısı olunca… Kulaklarını tıkayarak bahçeye fırladı. Yaşlı dadı peşini bırakmıyordu onun. İkisi de bahçede Phaidra’nın oturduğunu görmemişlerdi bile.


“Yazıklar olsun sana,” dedi Hippolytos, “babamı kandırayım istiyorsun, ha? Zaten bütün kadınlar böyledir. Hepsi de aşağılıktır. Babam olmadan bu eve adımımı bile atmam, bir daha.”


O sırada Theseus evde yoktu. Delikanlı da fırlayıp gitti bahçeden. Yaşlı dadı onun arkasından koşmak isterken Phaidra’yla yüzyüze geldi, öyle korkutucu bir bakış vardı ki Phaidra’nın gözlerinde, dadı: “Üzülmeyin,” dedi, “ben size yardım ederim.”


“Hayır,” dedi Phaidra, “îstemem.” Sonra eve girdi.


Birkaç dakika sonra Theseus bahçeye geldi. Bahçede ağlaşan kadınlar karşıladı kendisini. Yaşlı gözlerle Phaidra’nın ölümünü bildirdiler ona. Phaidra ölmeden önce bir mektup bırakmıştı kocasına.


Mektubu okuduktan sonra kan bürüdü Theseus’un yüreğini. Oradakilere dönerek, “Duyun,” dedi, “siz de duyun. Kendi öz oğlum, Hippolytos, benim karıma el uzatmış. Onun gövdesini, onun adını lekelemiş. Sen de duy, Poseidon, bütün, lâ-etini onun üstüne yağdır.”


Sözlerini kesmek zorunda kaldı, çünkü Hippolytos çığlıkları duymuş, bahçeye gelmişti.


“Ne var, ne oldu baba?” diye sordu. “Phaidra neden ölmüş. Benden bir şey saklamayın. Her şeyi açık açık ben de bileyim.”


“Benim kanma saldırırsın ha?” diye haykırdı Theseus. “Defol git! Seni bu ülkeden sürüyorum! Bir daha gözüme görünme!”


“Baba,” dedi Hippolytos, “konuşmakta pek öyle usta değilimdir. Phaidra’ya elimi bile sürmedim. Doğru, tanık gösteremem. Tek tanıkta öldü şimdi. Ama Zeus’un üstüne yemin ederim ki, yanına bile yaklaşmadım karınızın.”


“Ölüler yalan, söylemez,” dedi Theseus. ‘‘Artık sürüldün Defol!”


Hippoîytos arabasına atlayarak oradan uzaklaştı. Yakınlarda bir deniz kıyısından geçiyordu ki Poseidon, Theseus’un dileğini yerine getirdi. Koca bir canavar fırladı dalgalar arasından. Hippolytos’un atları ürkerek gemi azıya aldılar. Arabadan düşen suçsuz delikanlı parçalanarak yaralandı.


Karısının bıraktığı mektuba rağmen Theseus’un içi rahat değildi. Hele Artemis gelip de ona gerçeği söyleyince ne yapacağım şaşırdı.


“Yardım, etmeye gelmedim sana, acı vermeye geldim,

Oğlunun suçsuzluğunu anlatmak için geldim.

Karın çılgınlar gibi tutkundu Hippotytos’a,

Tutkusuyla savaşıp öldürdü kendini,

Yazdığı satırların hepsi yalandı.”


Bunları duydukça ne diyeceğini bilemiyordu Theseus. O sırada içeriye can çekişen oğlunu getirdiler, Hippoiytos, “Ben suçsuzdum, Artemis,” dedi. “Bak artık en usta avcılarından biri ölüyor.”


“Senin yerini kimse tutamayacak,” dedi Artemis. Delikanlı, Theseus’a çevirdi gözlerini: “Baba” dedi, “bu işte sizin de suçunuz yok.”


“Senin yerine ben ölseydim keşke,” diye bağırdı Theseus. Tanrıçanın sesi, onların üzüntüsünü bir parça olsun yatırdı: “Oğlunu kollarına al, Theseus, Onu öldüren sen değilsin. Aphrodite öldürdü onu. Ama şunu bil, oğlunun adı hiç unutulmayacak. Yıllar yılı şiirlerde, şarkılarda hep anlatılacak Hippoîytos.” Sonra ortadan kayboldu. O anda Hippolytos’un canı da uçup gitti. Delikanlı, Hades yokuşunu inmeye başlamıştı artık.


Aradan birkaç yıl geçti Theseus, arkadaşı Skyros kralı Lykomedes’in sarayına gitti. Bir süre orada kaldıktan sonra Lykomedes tarafından öldürüldü. Theseus’un neden Skyros’a gittiği, orada neden öldürüldüğü pek bilinmiyor. Ölümünden sonra, Theseus için koca bir mezar yaptı Atinalılar. Mezar, yıllarca tutsakların, yoksulların sığınağı olarak kullanıldı.


 


 

18 Mart 2016 Cuma

Troya Savaşı

Dünyanın en güzel kadını,  Zeus ile Leda’nın kızları, Kastor ile Polluks’un kardeşleri olan Helena’ydi. Öyle güzel, öyle güzel bir kızdı ki Helena, Yunanistan’ın prensleri, kralları onunla evlenmek istemişlerdi. Helena’nın babalığı Tyndaros, üvey kızını evlendirmeye yanaşmamıştı önce; “Birine versem ötekiler kızıp savaşmaya kalkacak” diye düşünüyordu. Sonunda bir çare bul; kızıyla evlenmek isteyen bütün erkeklerden söz aldı. “İçinizden binine vereceğim kızımı” dedi, “ama önce ant için, söz verin. Önün kocasına, yaşadığınız sürece destek olacaksınız, yardım edeceksiniz. Buna ant içmezseniz kızımı hiçbirinize vermem,” Herkesten söz aldıktan sonra, Helena’yı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’a verdi, damadını da Sparta’ya kral yaptı.


Paris, ünlü yargısını yerdiği sırada Helena, Menelaos’un karısı bulunuyordu. Aşk tanrıçasının ağzından çıkmıştı bir kere, dünyanın en güzel kadını, Paris’te olacaktı. Oinone’yi filan unutarak, çoban prensin elinden tuttu tanrıça, onu Sparta’ya kralın sarayına götürdü.


Menelaos güler yüzle karşıladı Paris’i. Onu günlerce ağırladı. Sonunda kendisinin Girit’e gitmesi gerektiğini söyledi, sarayını konuğuna bırakarak Sparta’dan ayrıldı.


Döndüğü zaman Paris’i bulamadı sarayda Ö kadarla kalsa yine iyi, Helena da ortalarda yoktu. Paris’le kaçıp gitmişti. Çılgına dönen Menelaos’un aklına, Tyndaros’a verilen söz geldi. Sparta kıralı Yunanistan’ın dört köşesine haber salarak yardım istedi. Her yandan krallar, komutanlar, ordular akın etti Sparta’ya. Yalnız Ithaka adasının kıralı Odysseüs, bir de Peleus’un oğlu Akhilleus eksikti. Akıllı; Odysseüs, Troia savaşma katılmanın ne kötülükler doğuracağını bildiği için Menelaos’a yardım etmek istememişti önce. Çıldırmış gibi görünmeye çalıştı. Bir tarlaya tohum yerine tuz ekmeye başladı. Çok geçmedi, kralın “numarası” anlaşıldı. Odysseüs da ister istemez askerlerini alıp Sparta’ya geldi.


Akhilleus’un annesi Thetis, oğlunun Troia’ya giderse sağ dönmeyeceğini biliyordu. Oğlunu Sykros kralı Lykomedes’ih sarayına yolladı. Orada kadın elbiseleri giyip kızların arasında saklandı Akhilleus. Sparta’da bekleşip duran komutanlar onu bulması için Odysseus’u görevlendirdiler. Ojdysseus bir eline çeşit çeşit kumaşlar, bir eline de eşsiz silâhlar alıp ‘Dykomedes’in sarayına vardı. Saraydaki bütün kadınlar kumaşların başına üşüştüler, yalnız içlerinden birisi silâhlarla ilgilendi. Hemen onun bileğine yapıştı Odysseüs: “Böyle kaçman erkekliğe yakışmaz, Akhilleus,” dedi. Sonra onu alıp Yunan komutanlarının yanına götürdü.


Donanma hazırdı artık. Menelaos ile arkadaşları denize açılıp Aulis’e gittiler. Orada yeni yeni komutanlar katıldı kendi birliklerine. Herkes Troia’ya doğru yola çıkmak için sabırsızlanıyordu; ama günlerdir esmekte olan rüzgârlar dinmek bilmiyordu.


“İnsanın yüreğini bile kırardı rüzgâr,

Ne gemi bırakırdı, ne kayık.

Zaman bile zorlardı kendini geçerken.”


Sonunda, rüzgârların neden dinmedikleri anlaşıldı. Yunanlılardan birisi, tanrıça Artemis’in dişi geyiklerinden birini yavrusuyla birlikte öldürmüştü. Bakıcı Kalkhaus, ‘‘Tanrıça bir kurban istiyor,” dedi. “Başkomutan Agamemnon’un kızı Iphigeneia, Artemis’e kurban edilmedikçe yola çıkamayacaksınız.”


Bu sözleri duyan herkes üzüldü. Agamemnon’un üzüntüsü ise, dayanılmıyacak kadar büyüktü. Demek öldüreceğim Evimin ışığını. Kızının kanıyla demek Kararacak bir babanın suçlu parmakları. Yine de, pek ince eleyip sık dokumadan, kızını öldürtmeye karar verdi. Onun için Troia’yı yerle bir etmek her şeyden önemliydi. Haber saldı karısına; Iphigeneia’yı Akhilleus’la evlendireceğini bildirdi, kızının hemen gönderilmesini istedi. Evlenmek üzere gelen zavallı kızcağızı da Artemis’e kurban etti.


Bir süre sonra, Yunan donanması Troia yolundaydı. Troia’ya vardıkları zaman karaya ilk ayak basan Yunanlı Frotesileos oldu. Doğrusu büyük cesaretti bu; çünkü bakıcılar, Troia’ya ilk ayak basanın savaşta herkesten önce öleceğini söylemişlerdi. Sahiden de Öyle oldu. Protesileos’un ölümünden sonra Yunanlılar, tanrılara nasıl saygı gösteriyorlarsa, onun anısına da öyle saygı gösterdiler. Tanrılar da iyi davrandı bu cesur askere. Hermes onu ölüler ülkesinden kaldırıp karısı Laodameia’nm yanına götürdü. Protesileos, yeniden Hades’e döneceği zaman Laodameia dayanamadı, kendini öldürerek kocasıyla birlikte gitti.


Bin kadırgayla gelen Yunan askerleri, Troia’nm işini hemencecik bitirivermek amacıyla var güçleriyle saldırdılar. Ama Troialılann başında. Hektor gibi bir kahraman vardı. Kral Friamos ile Hekabe’nin oğullarındandı Hektor. Onunla başa çıksa çıksa ancak Akhilleus çıkabilirdi.


Yunan ordusunda herkes, Akhilleus’un bu çetin savaşta öleceğini biliyordu. Thetis öyle söylemişti çünkü öte yandan Hektor da, “Troia nasıl Olsa dayanamıyacak.^ Priamos da, Troialılar da yenilecek,” diye düşünüyordu.


Tam dokuz yıl çarpıştılar. Dokuzuncu yılın sonunda iki taraf da başarı kazanamamış durumdaydı. Bazen Yunanlılar, bazen de Troialılar üstün gelmişti çarpışmalarda. Bu gidişle daha çok savaşacağa benziyorlardı.


Bir gün Yunanlılar arasında ikilik baş gösterdi. Apollon’un rahiplerinden birinin Khryseis adlı kızı yüzünden Akhilleus’ ile Agamemnonün araları açıldı. Yunanlıların kaçırdığı Khryseis, başkomutana verilmişti. Rahip, Agamemnon’a gidip kızını geri istedi; alamayınca bunu Yunanlıların yanına bırakmaması için Apollon’a yakardı.


Apollon, rahibinin sözlerini duyup Yunan ordusuna hastalık taşıyan oklar fırlattı. Askerler arka arkaya hastalanıp ölmeye başladılar. Sonunda Akhilleus, bu hastalığa engel olunması gerektiğini düşünerek komutanları topladı. Bakıcı Kalkhas da katıldı toplantıya, “Khryseis’i babasına vermezseniz bu salgın sürüp gidecek,” dedi. Bütün komutanlar, kızın rahibe geri verilmesini istediler. Agamemnon küplere bindi, bindi ama tek başına kalmıştı. Khryseis’i babasına gönderdi.


Pek kısa bir zaman sonra başkomutan, giden kızın yerini tutması için Akhilleuş’un gözdesi Briseis’i istedi. Akhilleus, Brişeis’i verdi, ama “Bunu Agamemnon’un yanma bırakmayacağım,” diye de ant içti.


O gece deniz nymphesi, gümüş ayaklı Thetis, oğlunun çadırına geldi. O da öfkeliydi. “Sen çekil artık,” dedi Akhilleus’a; “artık Yunanlılar arasında yerin yok sepin.” Bunları söyledikten sonra da Olympos’a çıkarak, “Troialılara yardım et,” diye Zeus’a yalvardı.


Zeus dünden razıydı buna. Savaşı, öteki tanrılar gibi, o da ilgiyle izliyordu, ölümsüzler ikiye ayrılmışlardı gökyüzünde. Bir yanda Aphrodite, .öteki yanda Hera ile Athena vardı. Savaş tanrısı Ares, her zaman olduğu gibi Aphroditeüin, yani Troialılann yanındaydı. Buna karşılık, Poseidon, denizle yakından ilgileri olan Yunanlıları tutuyordu. Apollon, Hektorü severdi. O da, kardeşi Artemis de Troialılara yardım ediyordu. Zeus da gizliden gizliye destekliyordu Priamos’un adamlarını. Hera’nın hışmından korktuğu için bunu pek belli etmiyor, tarafsız görünmeye çalışıyordu. Yine de Thetis’in yalvarışlarına karşı koyamadı. Açıktan açığa Troialıları tutmaya karar verdi.


Zeusün kurduğu plân basitti. Akhilleus olmadan Yunan ordusunun başarı kazanamayacağımı biliyordu. Yalancı bir düş yolladı Agamemnon’a. Troialılara saldırılırsa savaşın kazanılacağını söyledi. Agamemnon, tanrılar tanrısının kendisine oyun oynadığını nereden bilsin? Ordusunu aldığı gibi Troia’ya saldırdı. Küskün Akhilleus, çadırında onları seyretmekle yetindi.


O güne kadar yapılmış çarpışmaların en büyüğü olan bu. Priamos’un askerleriyle Agamemnon’un askerleri kıyasıya dövüştüler. Sonunda alan, Paris ile Menelaus’a kaldı. Helena, kocasıyla sevgilisinin karşı karşıya geldiklerini, birbirlerine mızrak fırlattıklarını gördü Troia surlarından. Paris’in mızrağı Menelaus’a değmedi, ama Yunan komutanının mızrağı Troialı delikanlının elbisesini yırttı. Arkasından kılıcını çekti Menelaos, ama daha kınından çıkarırken kılıç kırılıverdi. Yine de aldırmadı Helena’nın kocası, Paris’in üstüne atladığı gibi onu başlığından yakaladı. Çeke çeke kendi askerlerinin yanma götürüyordu ki Aphrodite, Paris’in yardımına yetişti. Başlığı tutan kayışı koparıp bir buluta sardı Paris’i, sonra da kaçırdı. Menelaos, öfkeyle her yerde Paris’i aradı, ama boşuna. Troialılar bile yardım etti kendisine. Priamos’un korkak oğlunu bir türlü bulamadılar.


Bunun üzerine Agamemnon ortaya çıkarak Menelaos’un Paris’i yendiğini, Helena’nın kendilerine verilmesini istedi. Troialılar nerdeyse kabul edeceklerdi bunu; ama işin içine Athena karıştı. Hera da, kendisi de Troia yerle bir edilmeden bu savaşı bitirmemeye kararlıydılar. Athena, Lykia’lı bir okçu olan Pandaros’u kandırdı. Pandaros, Troia surlarından attığı bir okla Menelaus’u hafifçe yaraladı. Yara hafifti, ama davranış çirkindi. Yunanlılar yeni baştan Troia’ya saldırmaya başladılar. İçlerinde Akhilleus’tan sonra en büyük kahramanlar, Aias ile Diomedes’ti önlerinde birçok Troialı dize geldi. Adı Hektor’dan hemen sonra anılan Aineias bile Diomedes’in ellerinde az kalsın can veriyordu. Diomedes, kendisini tam öldüreceği sırada annesi ölümsüz Aphrodite yetişti. Oğlunu kucağına aldı. Ama Diomedes öyle kuru gürültüye pabuç bırakanlardan değildi. Kılıcıyla öyle bir saldırdı ki tanrıçaya, Aphrodite ne olduğunu şaşırdı. Kılıcın ucu aşk tanrıçasının eline değdi. Aphrodlte’nin avucundan kan sızmaya başladı. Kanı görür görmez bir çığlık attı tanrıça, oğlunu filan unutarak ağlaya ağlaya Olympos’a koştu. Orada Zeus alay etti kendisiyle, “Senin nene gerek savaş,” dedi, “sen kendi işine bak.”


Annesi kaçtı ama, Aineias ölmedi. Apollon bir buluta  sararak Pergamos’a kaçırdı onu. Troia yakınlarındaki bu kutsal yerde tanrıça Artemis, Aineias’ı iyileştirdi. Troia’lı yiğiti elinden kaçırdığına üzülen Diomedes, Hektor’u gördü. Hemen üstüne saldırdı, onun. O sırada savaş tanrısı Ares gelip Hektor’un yanı başında dikiliverdi. Diomedes’in ödü koptu, bağıra bağıra kaçmaya başladı.


Hera gökyüzünden bunu görüyordu. Hemen Diomedes’in yanma inerek, “Korkma,” dedi ona, “ben yanındayım; sen istesen Ares’i de öldürürsün.” Yüreklenen Yunan askeri, mızrağını kaptığı gribi Ares’e fırlattı. Athena da silâhı tam hedefine ulaştırdı, öyle bir çığlık attı ki savaş tanrısı on bin kişi bir araya gelse böyle bağıramazdı. Yunanlıları da, Troialıları da bir titremedir aldı.


Zeus, duruma el koyma zamanının geldiğine inanmıştı artık. Troia’ya inerek Hektor’la adamlarına cesaret verdi. Tanrılar tanrısının kendilerini tuttuğunu gören Troialdar, Yunanlıların üstüne öyle bir saldırdılar ki, Agamemnon’un askerleri ne olduklarını şaşırdılar. Hektor’un bütün yiğitliği, ustalığı, atikliği üstündeydi. Önüne geleni Hades’e gönderiyordu. Başta o olmak üzere, Priamos’un adamları Yunanlıları kıyıya kadar sürdüler.


Akşam olmuştu. Troialılar surların arkasına, Yunanlılar da çadırlarına çekildi. Agamemnon, savaşı bırakarak ülkelerine dönmek gerektiğini söyledi. Komutanların en yaşlısı, en akıllısı Nestor, deli misin sen?” diye çıkıştı ona. “Akhilleus aramızda olsaydı durum başka türlü olurdu şimdi. Onu sen gücendirdin. Gönlünü almaya bak…”  Agamemnon, “Doğru,” dedi, “iyi yapmadım.” Sonra Odysseus ye iki komutanla birlikte Briseis’i Akhilleus’a gönderdi.


Akhilleus, Odysseus’u çadırının kapısında karşıladı. Çeşit çeşit yemeklerle, içkilerle ağırladı onu. “Hepinizi severim,” dedi, “ama bana Mısır’ım bütün hazinelerini bile verseniz bin daha yanınızda savaşmam. Yakında ülkeme dönüyorum. Aklınız varsa, siz de benim gibi yaparsınız.” Öteki komutanlar böyle düşünülüyorlardı. Ertesi sabah, çarpışmalar yeniden başladı. Troialılar yine kıyıya kadar sürdüler Yunanlıları.


Hera, işlerin kötü gittiğini görüyordu. Buna Zeus’un sebep olduğunu da bilmiyor değildi. Kocasının aklını çelmek için ne yapsın. Giyindi, kuşandı, süslendi, çeşit çeşit kokular sürdü. Sonra da tanrılar tanrısının yanma vardı. Zeus, karısının güzelliğini görünce Thetis’e verdiği Sözü de, Troialıları da unuttu, kendini Hera’nın sıcacık kollarına aitti.


İşte tam o sırada Aias, Hektor’u yere yıktı. Tam öldürüleceği sırada, Aineias, kardeşinin yardımına koştu. Onu kaptığı gibi kaçırdı. Yunanlılar, bundan cesaret alarak Troiah askerleri püskürtmeye başladılar. Şehrin Surlarına kadar kovaladılar onları. O gün, Troia yağma edilebilirdi. Neyse ki…


Evet, neyse ki Zeus tatlı aşk uykusundan uyandı. Troialılann çekildiğini, Hektor’un da yaralı olduğunu göründe öfkeyle karışma döndü, “Bunlar hep senin oyunların,” diye gürledi. “Senin canın temiz bir dayak istiyor anlaşılan.” Hera, “Suç bende değil,” dedi. “Poseidon yaptı bu işi.”


Zeus, hemen haberci Iris’i Poseidon’a yollayıp artık Yunanlılara yardım etmemesini bildirdi. Poseidon, kardeşinin sözünü tuttu. Troialılar yeniden güç kazandılar. Apollon Hektor’u bir anda iyileştirdi. Yunanlılar çil yavrusu gibi; dağıldılar. Çadırlarını korumak için kurdukları duvar yıkılıverdi. Priamos’un askerleri, Yunan gemilerini ateşe yermeye.’ başladılar.


Bu sırada Akhilleus’un arkadaşı Patroklos; küskün komutanı kandırmaya çalışıyordu; “Soydaşlarını yalnız bırakamazsın artık,” diyordu. “Bak gemileri de ateşe yermeye başladı Troialılar.”


Akhilleus inatçıydı. “Ancak benim gemilerimi ateşe verirlerse savaşının.” dedi.


Patroklos, bunun üzerine, “öyleyse zirhmı ver bana,” dedi. “Adamlarım da ver. Senin yerine ben savaşayım. Herkes beni sen sansın. Soydaşlarımız yeniden yüreklensin; Troialılar da korkup kaçsınlar.”


Akhilleus arkadaşının dileğini kırmadı. Zırhım oha verdi. Parıldayan zırhtın içinde tıpkı Akhilleus gibi görünüyordu Patroklos. Arkadaşının adamları, Myrmidon’ları, yanına alarak Troialıların üstüne saldırdı. Düşündüğü gibi oldu her şey, Yunanlılar Akhilleus’ıin savaşa katıldığım sanarak olan güçleriyle düşmanlarının üstüne saldırdılar. Troialılar’ ise ne yapacaklarım şaşırıp kaçışmaya başladılar. Patroklos da, tıpkı Akhilleus gibi savaşıyordu üstelik önüne geleni yere yıkıyor, öldürüyordu. Ama karşısına Hektor çıktı ansızın. Troia’lı kahraman, mızrağım fırlattığı gibi Patroklos’u ağır iyi yaraladı. Sonra onun zırhını alarak kendi giydi. Zırhla birlikte Akhilleus’un gücünü de almıştı sanki. Kaçışma sırası Yunanlılara gelmişti.


Akşam oldu; karanlık bastı ortalığı. Troialılar şehre, Yunanlılar da çadırlarına döndüler. Nestorün oğlu Antilokhos, açı haberi koşa koşa Akhilleus’a götürdü. Akhilleus öyle ü-züldü öyle üzüldü ki, yanındakiler onun kendi canına kıyacağından korktular. Deniz diplerindeki mağaralarda yaşayan Thetis, oğlunun acısını yüreğinde duydu, hemen Akhilleus’un yanına geldi.


“Patroklos’un öcünü almazsam insan içinde yaşıyamam artık,” dedi Akhilleus. “Gidip şimdi Hektor’u öldüreceğim.”


Thetis, “Ama Hektor’u öldürdükten sonra kendin de öleceksin. Bunu biliyor musun?” diye sordu.


Akhilleus, “Zararı yok,” diye cevap verdi. “En yakın arkadaşımı tek başına bıraktım, önce onun öcünü alayım da, sonra ne olursa olsun, ölüm bile kabulüm.”


Thetis, oğluna engel olmaya çalışmanın faydasızlığını anladı. “öyleyse yarma kadar bekle,” dedi. “Ben bu gece Hephaistos’a yepyeni bir zırh yaptırır, gün doğarken getiririm.


“Onu giyip savaşırsın.”


Ertesi sabah annesinin getirdiği zırhı giyip çadırını önüne çıktı Akhilleus. Myrmidon’lar, komutanlarının üstündeki zırhı görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Hep birlikte Yunanlıların toplandığı yere gidildi. Akhilleus arkadaşlarına: “Bir kadın yüzünden sizi yalnız bıraktım, bağışlayın beni,” dedi. “Yine başınıza geçiyorum. Hadi, hemen saldıralım.”


Odysseus, “Karnı aç olan asker iyi savaşamaz.’ dedi, “önce karnımızı doyuralım.”


Akhilleus, “Sevgili arkadaşımın öcünü almadıkça ağzıma bir tek lokma bile koymam,” dedi. Sonra oturup Yunanlıların karın doyurmalarını bekledi.


Troya Savaşında bütün ölümsüzler, Hektor ile Akhilleus arasındaki çarpışmayı kimin kazanacağını önceden biliyorlardı. Zeus, altın H terazinin bir kefesine Hektor’un, öteki kefesine de Akhilleus-un ölümlerini koymuştu. Hektor’un kefesi daha ağır basmıştı. Bunun üzerine, ölümsüzler, çarpışmayı Akhilleusün kazanmasını kararlaştırmışlardı.


Yine de Akhilleus için kolay olmadı bu önce Hektor’u, Troia surlarının çevresinde tam üç kere dönerek kovalaması gerekti. Sonunda Priamos’un oğlunu kıstırdı. Hektor yapayalnızdı. Akhilleusun yanında ise Athena vardı. Hektor, “Ben seni öldürürsem ölünü arkadaşlarına vereceğim,” diye bağırdı. “Sen de beni öldürürsen ölümü babama ver.”


Akhilleus, ‘‘Çıldırmışsın sen diye cevap verdi. Sonra mızrağını karşısındakinin üstüne fırlattı. Boşa gitti mızrak; ama Athena silâhı alıp Yunan komutanına getirdi yeniden.


Bu arada, Hektor’un yanı başında, kardeşi Deiphûbos belirmişti. Aslında Athena’ydı bu; Deiphöbos’un biçimini almış, Hektor ü aldatıyordu. Kardeşinin yanında bulunmasından yüreklenen Hektor, mızrağım Akhilleus’a fırlattı, Akhilleusün tam göğsüne çarptı mızrak, ama kırılarak yere düştü. Bunun üzerine yeni bir mızrak istemek içip kardeşine döndü Hektor. Deiphobos yoktu. Bunun tanrıların oyunu olduğunu anladı Troia’lı kahraman. “Olympos’lular benim ölmemi istiyor.” dedi. Hiç olmazsa kanımın son damlasına kadar çarpışayım.” Kılıcını çekerek Akhilleusun Yunan komutanı, elindeki mızrağı yine fırlattı: Hektor’un üstüne. Bu kere mızrak, boğazına saplandı Hektorun. Troia’lı kahraman, can verirken, “Annemle babama ver ölümü,” diye yalvardı Akhilleus’a.


Akhilleus, “Bana yalvarma köpek,” diye cevap verdi. “Elimden gelse senin gövdeni yerdim.”


Tanrılar daha fazla acı çektirmediler Hektor’a; onun içindeki canı gövdesinden çıkarıp Hadese yolladılar.


Akhilleus, arkadaşının öcünü almıştı. Almıştı ama bu kadarla yetinmedi, Hektorun ölüsünü arabasına bağlayıp yerlerde sürükledi. Troia’nın çevresinde öylece dolaştırdı. Sonunda Patroklosun . Ölüsünün yanma geldi: “Duy beni Patroklos,” diye bağırdı. “Hades’ten duy beni, öcünü aldım.


“Simdi bu alçağın leşini köpeklere Vereceğim”


Fatroklos’la birlikte tanrılar da duydular bu sözleri. Hera’dan, Âthena’dan, bir de Poseidon’dan başka bütün ölümsüzler üzgün görünüyordu. Hele Zeus hepsinden üzgündü. Iris’i çağırdı yanına. “Git, kral Priamos’a söyle,” dedi, “korkmasın, yanma armağanlar alıp Akhilleusun yanına varsın. Oğlunun ölüsünü istesin.”


Priamos, Zeusün dediği gibi yaptı. Çeşit çeşit armağan aldı yanına, Yunan çadırlarının bulunduğu yere gitti. Çadırların önünde, bir haberci kılığına girmiş olan Hermes karşıladı Troia kiralını. Onu Akhilleusün yanma götürdü. Çadıra girer girmez ünlü komutanın ayaklarına kapandı Priamos,. “Senin de baban var, Akhilleus,” dedi.“ Sen ölsen, ölünün ona verilmesini istemez miydin? İşte bak, oğlumu vuran adamın ellerine uzatıyorum elimi”


Akhilleus’un yüreğini üzüntü kapladı, “Gel, yanıma otur,” dedi krala. Sonra adamlarına’ dönerek, Hektor’un ölüsünü yıkayıp temizlemelerini sonra da bir örtüye sararak Priamos’a vermelerini buyurdu. Troia kiralına, “Kaç günde gömeceksiniz Hektor’u?” diye sordu. “Söyle, o süre içinde savaşmayalım.”


Troia’da herkes, Helena bile ağlaşıyordu. Güzel Yunanlı, “öteki Troialılar kötü davrandılar bana; ama Hektor bambaşkaydı, diye hıçkırıyordu.


Büyük bir tören hazırlandı. Yüce bir ateş yakıp Hektor’u alevlerin içine attılar. Sonra şaraplarla söndürdüler ateşi; kemikleri altın bir çanağa koyup mor kadifelere sardılar. Yerde bir çukur kazıp çanağı gömdüler; çukurun üstüne de büyük taşlar yığdılar.


Hektor’un ölüm töreni böyle yapıldı.


 

15 Mart 2016 Salı

Büyük Mitoloji Ailelerinden Athenai Soyu: Prokris ile Kephalos

Güzel, güzel olduğu kadar da talihsiz bir kadın, olan Prokris, Prokne ile Philomele’nin yeğenleriydi. Rüzgârlar tanrısı Aiolos’un torunu Kephalos’la evliydi. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı; ama bu mutluluk, Şafak tanrıçası Aurora’-nın araya girmesiyle bozuldu.”


Kephalos, her sabah erkenden kalkıp geyik avına çıkardı. Şafak, genç avcıyı birkaç kere görmüş, ona âşık oluvermişti. Ama Kephalos’un gözü, Prokris’ten başkasını görmüyordu. Aurora, yakışıklı delikanlının bu bağlılığını koparmak için elinden geleni yaptı. Sonunda, “Bakalım,” dedi, “karın da sana bu kadar bağlı mı? Nereden biliyorsun seni aldatmadığım?”


Bu soru, Kephalos’u çılgına çevirdi. Uzun süredir kanımdan uzaktaydı. Üstelik Prokris de Öyle güzeldi ki… Karımın kendisine bağlılığını denemeden İçi rahat etmeyecekti. Hemen kılık değiştirerek ülkesine döndü. Bazıları, bu konuda Aurora’nm delikanlıya yardım ettiğini söylerler. İster etmiş, ister etmemiş olsun, öyle değişik bir kılığa girdi ki Kepha değil karısı, neredeyse kendi bile tanıyamayacaktı kendisini.


Kıskanç avcıyı, acılı yüzlerle karşıladılar evinde. Delikanlı. “Neden böyle üzüntülüsünüz?” diye sordu hizmetçilere. “Efendimiz uzaklarda da onun için,” cevabını aldı. Bunu duyunca çok sevindi Kephalos: “Demek beni bu kadar çok seviyorlar,” diye düşündü. Prokris’in karşısına çıkarıldığı zaman sevinci daha da arttı. Karısı, kocasının yokluğundan ötürü öyle üzgün, öyle üzgündü ki… Kepha’os, neredeyse kendini tutamayıp kim olduğunu söyleyecekti: ama Aurora’nın alaycı sözleri geldi akima, Prokris’e yakınlık göstermeye başladı. “Ne kadar güzelsiniz.” dedi kadına. “Kocanız uzaklarda kim bilir kiminle sevişirken siz burada tek başınıza solup gidiyorsunuz.”


Prokrİs, ağırbaşlı davranışını sürdürdü, karşısındaki yabancıya yüz vermedi. “Ben kocama bağlıyım,” dedi, “o nerede olursa olsun, ben ondan başkasını sevemem.”


Birkaç gün sonra, kılık değiştirmiş Kephalos’un üstelemelerine dayanamayarak bir an duraklayıverdi. Bu duraklama Kephalos İçin yetti de arttı bile. “Utanmaz kadın!” diye bağırdı. “Bak, işte ben senin koçanım! Beni aldatmaya kalkarsın ha? Kendi gözlerimle gördüm!” Aslında gördüğü bir şey yoktu ya, neyse…


Prokris, uğradığı bu haksızlığa dayanamayarak evden kaçtı. Sevgisi, ansızın nefrete dönüvermişti. Kocasına da, bütün erkeklere de lanet ederek dağlara çıktı. Yalnız başına yaşayacaktı artık.


Çok geçmedi, Kephalos suçunu anladı; karısının izini aradı bir süre. Sonunda Prokris’i saklandığı yerde bularak bağışlamasını diledi. Kocasını hemen bağışlamadı Prokris, ama sonunda onunla yeniden aynı evde oturmaya boyun eğdi.


Karı-koca, eskisi gibi, mutluluk içinde yasamaya, başladılar. Gece gündüz birlikteydiler. Zaman zaman da ava çıkıyorlardı. Prokris, kocasına, nereye fırlatılırsa gidip oraya saplanan bir mızrak armağan etmişti.


Bir gün, yine ava gitmişlerdi. Karı-koca, ağaçların arasında ayrıldılar. Kephalos, çevresini gözetlerken biraz ilerisindeki bir çalılığın kıpırdadığını gördü. Karısının verdiği mızrağı çalılığa fırlattı hemen. Hayvan yerine, bağırarak bir kadın yığıldı otların arasına. Bu kadın, Prokris’te ölmüştü.


 


 

10 Mart 2016 Perşembe

Mitoloji Soyları Thebai Soyundan Oidipus

Kadmos’un üçüncü göbekten torunu olan Thebai kralı Laios, akrabalarından İokaste ile evliydi. Onların egemenliği süresince, Apollon’un Delphoi’deki tapmağı büyük bir önem kazanmıştı. Doğruluk tanrısıydı Apollon, bakıcılarının her dediği çıkardı. Ama kral Laios, kendisinin bir gün oğlu tarafından öldürüleceğini öğrenince, kadere meydan okumaya karar verdi. Yeni doğan çocuğunu, ayaklarını sıkı sıkı bağlattıktan sonra, ölmesi için ıssız bir tepeye bıraktı. Artık korkmuyordu, geleceği tanrılardan daha iyi bildiğine inanıyordu. Neyse ki, sersemliği yüzüne vurulmadı. Kendisine saldıran adamın bir yabancı olduğunu sandı. Ne bilsin Apollon’un doğru söylediğini?


Can verdiği zaman evinden uzaklardaydı Laios. Yanındaki nöbetçilerle birlikte, haydutlar tarafından öldürüldüğü haberi saraya ulaştırıldı. Pek üstünde durulmadı bu olayın. Thebai o günlerde büyük bir tehlike içindeydi. Gövdesi, uçan bir aslanın gövdesine benziyen, kadın göğüslü, kadın yüzlü Sphinks adlı korkunç bir canavar, ortalığı kasıp kavuruyordu. Şehre giden bütün yollan tutmuştu. Elene her geçirdiğine bir bilmece soruyor, bilirse bırakacağını söylüyordu. Ama kimse bilemiyordu bilmeceyi. Korkunç yaratık, sayısız insanı silip süpürdü, şehri öyle bir kuşattı ki, kimse dışarı çıkamaz oldu; açlık baş gösterdi. Thebai’nin yedi büyük yapısı, şehirlilerin üstüne kapandı.


İşler bu durumdayken yiğit, akıllı bir yabancı geldi şehre; adı Oidipus’du. Ülkesi Korinthos’u, babası kral Polybosü bırakıp buralara kadar gelmişti. Apollonün bakıcısı, bir gün kendi babasını öldüreceğini söylemişti ona. O da kral Laios gibi kadere karşı koymak istemiş, bir daha görmemecesine ayrılmıştı Polybos’tan. Tek başına dolaşırken yolu Thebai’ye düşmüş, olanları duymuştu. Yersiz yurtsuz, arkadaşı olmayan bir adamdı. Sphinks’in sırrını çözmeyi aklına koydu. Canavarın bulunduğu yere gitti.


“Söyle bakalım/’ dedi Sphinks, “sabahleyin dört, öğleyin iki, akşamleyin de üçayaklı olan yaratık kimdir?”


Oidipus, “însan,” diye karşılık verdi. “Çocukken elleriyle, ayaklarıyla emekler; büyüdüğü zaman dimdik yürür; ihtiyarlayınca da bir değneğe dayanır.”


Cevap doğruydu. Sphinks dayanamayarak kendini öldürdü. Neden öldürdüğü bir türlü anlaşılamadı; ama öldürmüştü ya… Thebai’liler, kurtarıcılarını kıral yapıp eski kralları Laios’un karısı Iokaste ile evlendirdiler. Galiba Apollon yanılmıştı bu kere.


Kralla kraliçenin iki oğlu büyüyüp de birer delikanlı oldukları zaman, Thebai veba salgınına uğradı. Kıtlık da baş-gösterdl üstelik. Hastalıktan kurtulanlar, açlığın pençesine düşüyorlardı. Oidipus herkesten çok üzülüyordu bu duruma. O, kendini halkın babası gibi görüyordu. Bütün bu ölenler onun çocuklarıydı. Iokaste’nin kardeşi Kreon’u Delphoi’ye yolladı; tanrıdan yardım dilemesini söyledi ona.


Kreon iyi haberlerle döndü. Vebanın bir şartla duracağını söylemişti Apollon: kral Laios’u öldürenler cezalandırılmalıydı.


Aradan çok zaman geçmişti; yine de suçlular bulunabilirdi. Oidipus öyle sevindi ki, Kreon’un getirdiği haberi herkese duyurdu. Bu meseleyi çözmekte kararlıydı. Thebai’nin en saygıdeğer kişilerinden, ihtiyar, kör bakıcı Teiresias’a haber saldı. Suçluları o bulabilir miydi acaba? “Tanrıların aşkı için,” diye yalvardı Oidipus, “eğer biliyorsan söyle.” “Sersemler,” dedi Teiresias; “hepiniz sersemsiniz. Cevap vermeyeceğim.” Ama Oidipus onun da bu cinayette parmağı olduğunu, bu yüzden konuşmadığını söyleyecek kadar ileri gidince, bakıcı büyük bir öfkeye kapıldı, söylemek istemediği sözler ağır ağır döküldü dudaklarından


“Aradığın suçlu kendinsin.”


Oidipus, ihtiyarın çıldırdığını sanıp onu kovdu, gözüne görünmemesini buyurdu bir daha.


Iokaste de inanmamıştı bu sözlere. “Bakıcılar öyle her şeyi bilmezler,” dedi.


Sonra kocasına, Delphoi’deki bakıcının dediklerini anlattı buna engel olmak için kendi çocuklarını nasıl öldürttüklerinden söz açtı. “Zaten Laios’u, Delphoi’ye giden üç yolun birleştiği yerde haydutlar öldürmüştü,” dedi.


Oidipus, tuhaf bir bakışla süzdü karısını. Yavaşça, “Ne zaman oldu bu?” diye sordu.


“Sen Thebai’ye gelmeden az önce,” dedi Iokaste.


‘“Kaç kişi vardı kiralın yanında?”


“Hepsi beş kişiydiler, öldürüldüler. İçlerinden yalnız birisi, sağ.”


“O adamla konuşmalıyım,” dedi Oidipus. “Söyle, çağırsınlar.”


“Çağırtayım,” dedi Iokaste; “yalnız aklından neler geçiyor, bilmek istiyorum.”


“öğreneceksin,” diye mırıldandı Oidipus. “Buraya gelme den önce, birisi, Polybos’un öz oğlu olmadığımı söylemişti bana. Ben de Delphoîe’ye gittim. Tanrı bu konuda konuşmadı. Yalnız korkunç şeyler söyledi… Babamı öldüreceğimi, annemle evleneceğimi, herkesin yüzlerine bile bakmaktan çekineceği çocuklarım olacağım söyledi. Korinthos’a dönmedim bir daha. Delphoi’den ayrılırken, üç yolun kavuştuğu yerde karşıma bir adam çıktı. Yanında da dört nöbetçi vardı. Beni yolumdan çevirmeye çalıştı, başıma elindeki değnekle vurdu. Ben de kızıp onları öldürdüm. Sakın o adam Laios olmasın?”


“Ama sağ kalan nöbetçi, ‘Karşımıza haydutlar çıktı,* demişti.


Onlar böyle konuşurlarken, Apollon’un yanılabileceği iyice anlaşıldı. Korinthos’dan gelen bir haberci, Polybos’un öldüğünü haber verdi Oidipus’a.


“İşte,” diye haykırdı Iokaste, “tanrının söyledikleri yanlış değilmiş de neymiş? Adamcağızı oğlu öldürmedi ki”


Haberci bilgiç bilgiç gülümseyerek, “Ey kral,” dedi, “sen babanı öldürürsün diye mi kaçtın Korinthos’dan? Öyleyse yanılmışsın. Korkacak bir şey yoktu. Polybos’un öz oğlu değildin ki sen. O, kendi oğlu gibi sevdi seni, büyüttü; ama seni ona ben vermiştim.”


“Nerede bulmuştun beni?’’ diye sordu Oidipus. “Annemle babam kim?”


“Bilmiyorum,” diye cevap verdi haberci, “bir çoban vermişti seni bana. Laios’un uşaklarından biri.”


Iokaste bembeyaz olmuştu. “Bu adamın söylediklerine ne bakıyorsun?” diye bağırdı. “Ne önemi var dediklerinin?’’


Sesi öyle öfkeliydi ki, Oidipus onun ne demek istediğini anlayamadı. “Babamla annemin kim olduklarının önemi yok mu?” diye sordu.


“Tanrılar aşkı için sus artık,” dedi kraliçe, “çektiğim yeter.” Sonra hıçkırarak saraya doğru koştu.


O sırada ihtiyar bir adam geldi Oidipus’un yanma. İhtiyarla haberci garip bakışlarla birbirlerini süzdüler. “İşte bu adam, kıralım” diye haykırdı haberci. “Seni bana veren çoban bu.”


Oidipus, “Ya sen bu adamı tanıyor musun?” diye sordu ihtiyara.


İhtiyar karşılık vermedi; ama haberci durmadan üsteliyordu. “Nasıl hatırlamazsın?” diyordu. “Hani bir çocuk vermiştin bana. O çocuk bu kral işte.”’


 


“Lanet olsun,” diye mırıldandı ihtiyar. “Sus artık.”


Oidipus kızmıştı. “Ne?” dedi, “öğrenmek istediğim şeyi benden gizlemek için onunla işbirliği yapıyorsun, ha? Ben seni konuşturmasını bilirim.”


“N’olur bir şey yapmayın bana,” diye inledi ihtiyar. “Evet, seni ona ben verdim; ama tanrılar aşkı için başka soru sormayın.”


“Beni nerede buldun diyorum, sana!”


İhtiyar, “Karma sor,” diye haykırdı. “O anlatsın.”


“Beni sana o mu verdi?” dedi Oidipus.


“Evet, evet,” diye inledi ihtiyar. “Seni öldürmemi söylemişlerdi. Bakıcılara göre…”


“Babamı, öldüreceğimi mi söylemiş bakıcılar?”


İhtiyar, “Evet,” diye söylendi,, “öyle demişler.”


Acı bir çığlık attı kral. Sonunda gerçeği anlamıştı. “Hepsi doğruymuş! Aydınlığım karanlığa dönecek şimdi. Lânetlendim!”


Babasını öldürmüş, öz annesiyle evlenmişti bir kere. Ne kendisi, ne karısı, ne de çocukları için hiç umut kalmamıştı. Hepsi lânetlenmişlerdi.


Sarayda deli gibi annesini aradı Oidipus. Odasında buldu onu. Gerçeği anlayınca Iokaste, kendini öldürmüştü. Onun yanında durdu Oidipus, aydınlığını karanlığa çevirdi: kendi elleriyle gözlerini çıkardı. Körlüğün kara dünyası, sığınabileceği bir yerdi hiç olmazsa. Bir zamanlar o kadar parlak olan dünyayı utanç dolu gözleriyle görmeyecekti artık.


 


 

9 Mart 2016 Çarşamba

23-24 Ağustos Viyana Kuşatması Günleri

23 Ağustos Pazartesi


Seher vakti Erdel Kralı trampetler çaldırarak hareket edip, Yanık kıyışındaki köprüleri beklemek üze re yola koyuldu. Serasker İbrahim Paşaya Ulak Çelebi’yle  gönderilmiş olan, orduyu hümayuna derhal katılması yolundaki buyruk kendisine ulaştırıldı.


Sadrazam metrislere gidip bir süre sonra tabyasına döndü. Tırhala alaybeyi şehit düştüğünden yerine kendisinin tımar sahiplerinden biri tayin edilerek alaybeyi olarak hilat giydirildi. Bundan sonra Sadrazam Kul Kethüdasının tabyasını ziyaret etti. Buraya az önce Yeniçeri Ağası, Rumeli Beylerbeyi ve Kul Kethüdası gelmiş bulunuyorlardı. Savaş yönetimi hakkında konuşulup Sadrazam adı geçenleri emredilen işlerde hiç bir şekilde kusur etmemeleri konusunda uyardı. Sonra da kendi tabyasına dönüp bir süre orda kaldı. Arkasından dış hatlardaki tabyasına gitti.


Bu sırada Zağarcıbaşı Ağa’nın kolunda bir püskürme lağım patlatıldı. Gâvurların domuz damını yıkıp içindeki melûnları altında bıraktı. Hepsini yerin dibinde kaybedip cehennemin ebedi ateşine yolladı. Geceleyin kırk tane gâvur, sağ kanatta Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa kolundaki galeriye karşı bir baskın yaptılar. Bu kolun serdengeçtileri karşı koymayı başaramayıp kaçtılar. Bu olay Sadrazamın kulağına gidince bu serdengeçtilerin ağasını tabyada bulunduğu sırada huzuruna çağırttı, bağırıp en ağır şekilde azarladıktan sonra hapsettirdi.


Akşama doğru Rumeli kolunda püskürme cinsinden bir lağım patlatılıp din düşmanının domuz damını yerle bir etti, gâvurların metrislerini yıktı. Domuz damının direklerini getirenler Sadrazamın Kethüdasından hediyeler aldığı için, serdengeçtilerle öteki savaşçılar bunu kıskanıp gayrete geldiler. Bir saate varmadan yığınla direk ele geçirip tabyasının önüne getirdiler. Ayrıca oradaki kirpi engellerini de söküp getireceklerine dair söz verdiler.


Tatar Hanının ulakları iki tutsak getirdi. Gâvurların ordugâhında ele geçirilmişlerdi. Serçeşmeye teslim edildiler. Sonra gâvur ordusundan bir başka tutsak daha getirildi. Bu gâvur sorguya çekilirken, bütün gâvurların paniğe kapılıp ordugâhı terk ettiklerini ve kaçıp gittiklerini söyledi.


Tatar Hanı ırmağın öte yakasının düşmandan arınmış olduğunu görünce, oraya büyük bir gayretle atılıp her yanını yakıp yıktı ve çöle döndürdü.


24 Ağustos Salı


Trabzon Alaybeyj eceliyle öldüğünden yerine kendisinin tımar sahiplerinden Kır Ali tayin edildi ve Sadrazamın huzurunda alaybeyi olarak hilat giydirildi. Dünkü gün, dört kişi, gâvurların şarampolü dibinde şarap içerken yakalanmıştı. Bugün herkesin önünde her birine iki yüzer sopa vuruldu. Öğleden önce Draskovich ile her iki Nadasdy, Sadrazamın elini öperek dönüş için izin istediler. Kendilerine orta derecede üç hilat giydirildi.


Tatar Hanının oğlundan bir ulak gelerek Hüseyin Paşa C46) ile Tatar ordusunun Morava suyunu geçtiğini, karşı yakada gâvurların eskiden ordugâhlarının bulunduğu adada çadır kurup yerleştiğini bildirdi. O tarafa doğru gidenler, adı geçenlerin gerçekten anılan yerde çadır kurmuş olduklarını kendi gözleriyle gördüler. Irmağın beri yakasında bulunan birliklerden birçok sekban ve gönüllü suyu geçerek gâvurların terk etmiş olduğu yeri araştırdılar, erzak ve başka ganimetler getirdiler.


Kaledeki gâvurlara gizlice şarap götüren İzmirli sekiz dokuz Hristiyan arabacı yakalandı. Her birine herkesin önünde iki yüzden üç yüze kadar sopa vuruldu.


Ayrıca şunları da bildirdiler:


Hüseyin Paşa’yla Tatar Hanının oğlu, askerleriyle önce söz konusu edilen yere varmışlar; ordugâh kurduktan sonra yürüyüşe geçmişler; bir ya da iki saat yol almışlar. Burada çeşitli birliklerden toplanmış gâvurlarla karşılaşıp kısa bir savaş yapmışlar. Allah’ın emri böyleymiş ki, Eğri Beylerbeyi Kör Hüseyin Paşa ırmağa düşüp şehit olmuş. Varat Beylerbeyi Mehmed Paşa da aynı şekilde ırmağa düşmüş, fakat yüzerek beri yakaya ulaşmış. Öteki yakada kalan diğer askerlerin ne olduğu öğrenilemedi.


 


 

8 Mart 2016 Salı

İlk Kahraman Tanrılardan Europa

Zeus’la sevişmesi yüzünden adı coğrafyaya geçen tek kadın Io değildir; Europa’nın ünü daha da yaygındır. Io’nun yıllarca, acı çekmesine karşılık Europa, bir boğa sırtında denizler aşıvermenin yarattığı birkaç saniyelik şaşkınlık ve korku bir yana bırakılırsa, hiç üzülmemiştir denebilir. Europa’nın Zeus’la seviştiği sıralarda Hera nerelerdeydi, bilinmiyor. Bilinen bir şey yar: Tanrılar tanrısı, gamsız tasasız, gönlü ne dilerse onu yapıyordu.


Zeus bir ilkbahar sabahı gökteki sarayında oturmuş, tembel tembel yeryüzünü gözetliyordu. Gözleri, ansızın, kendisi için çok ilgi çekici bir yaratığa ilişti. Güzel Europa, uykudan uyanmış, gördüğü düşü yorumlamaya çalışıyordu. İki kıta, kadın kılığında, kendisini paylaşmak istemişlerdi düşünde. Europa’yı doğurduğunu ileri süren Asya, onu kendisi almak istemişti, öteki kıta ise, Zeus’un Europa’yı kendisine verdiğini söylemişti.


Gördüğü bu garip düşü yorumlayamadı Europa; kendi yaşındaki kız arkadaşlarını topladı; deniz kıyısındaki çiçek tarlasına gittiler. Orada oyunlar oynarlar, sepetlerini çiçeklerle doldururlardı. Hepsi de bilirdi ki, en güzel sepet Europa’nın sepetidir. Hephaistos yapmıştı sepeti. Üstünde îo’nun öyküsü, inek oluşu, Argos’un Öldürülüşü, sonra Zeus’un io’yu; yeniden kadın kılığına sokuşu çiziliydi.


Yalnız sepetler mi, içlerini dolduran çiçekler de ne kadar güzeldi… Nerkisler, sümbüller, menekşeler, kırmızı yaban gülleri. Aşk tanrıçası, Kharit’lerin arasında nasıl ışıldarsa, Europa da yaşıtları arasında Öyle ışıldıyordu.


Zeus onu görünce dayanamadı. Zaten Aşk tanrıçası Aphrodite, oğlu Eros’a söylemiş, o da oklarından birini Zeus’un kalbine saklamıştı. Hera uzaklardaydı o sırada; ama Zeus yine de ne olur ne olmaz diye korktu. Bir boğa kılığına girdi. Koyu kahverengi, kaşları yerinde gümüş yaylar çizili, boynuzları yeni ayın görünüşüne benzeyen güzel, çekici bir boğa olup çıktı. Çiçek toplayan kızların arasına indi. Yaşıtları gibi, Europa da boğayı görünce dayanamayıp yanma geldi. Onu sevdi, okşadı.


Hemen eğildi bağa. Sanki Europa’nın, ‘sırama binmesini ister gibiydi. Sırtına bindirip gezdirecek bizi öyle tatlı, öyle güzel bir boğa ki bu, Hiç boğaya benzemiyor, iyi bir insan gibi, Yalnız konuşamıyor.


Europa, gülümseyerek, boğanın sırtına oturdu. Ötekilerin de binmesine fırsat vermedi Zeus; fırlattığı yıldırımların hıfzıyla denize daldı. O ilerledikçe dalgalar iki yana açılıyordu. Yanlarında, önlerinde, arkalarında garip deniz tanrıları Nereidler, borularını öttürerek Tritonlar ve Zeus’un kardeşi f Po-‘ seidon gidiyordu.


Sulardan, gördüğü yaratıklardan korkan Europa, düşünmek için bir eliyle boğanın kocaman boynuzunu tutarken, öteki eliyle de ıslanmasın diye mor eteğini topluyordu. “Bu boğa, olsa olsa bir tanrıdır,” diye düşünüyordu. Sonunda dayanamadı; kendisini ıssız bir yerde tek başına bırakmaması için boğaya yalvardı. Boğa; cevap vererek kendisinin ‘tanrılar, tanrısı Zeus olduğunu, ona tutulduğunu, Girit adasına gittiklerini söyledi.


Bir süre sonra Girit’e ayakbastılar, Orada Mevsimler karşıladı kendilerini, Seviştiler; çocukları oldu. Europa’nın oğullarından ikisi, Minos Ve Rhadamahthys, yeryüzünde öyle tarafsız davrandılar ki, ölümlerinden sonra ölüler ülkesine yargıç yapıldılar. Ama Europa, mitologyada oğullarından daha önemli bir yer tutar.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Türkiye - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine

Selçukluların Anadolu’ya gelmelerinden başlayarak Türklerin yerli Hristiyan halka iyi muamele etmesi, her anlamda geleneklerini yıkmaması, Doğu Hristiyanlığı ile Müslüman Türkler arasındaki “doğululuk” ortaklığı Osmanlı genişlemesini kolaylaştıran unsurlar olmuşlardır. Buna karşılık, Doğu Hristiyanlarının ve Müslümanların ortak bir terim kullanarak “Frenk” adını verdikleri Batı Hristiyanlığı, Haçlı Seferleri sırasında girdiği Doğu Avrupa, Anadolu ve Orta-doğu topraklarında yerli Hristiyanların yüzyıllar boyu unutamadıkları derin yaralar açmış, bu da Bizans’ın vâris olduğu Roma İmparatorluğunun mirası üzerinde Türklerin hak iddia etmesini kolaylaştırmıştır.


Batı Hristiyanlığı; bu iddiayı, Macaristan’daki asıl sınırlarına dayanıncaya kadar uzak bir tehlike olarak görmüştür. Daha önce Türk yayılmasını durdurmak için yapılan girişimler, Doğu Hristiyanlığını Türklerin elinden kurtarmaktan çok ‘tampon bölgeleri’ korumak ve ticareti sürdürmek kaygısından öteye gitmemişti. Batı ülkeleri, gelecekteki tehlikeyi göremeyecek kadar birbirlerine düşmüşlerdi; tâ Türkler Viyana surlarına iki kere dayanıncaya kadar…


Türkler Bizans’ı fethettikleri zaman, daha sonra Pius II adı ile Papalık tahtına çıkacak Aeneas Sylvius Piccolomini şöyle yazmıştı:


“Hristiyanlık, başsız bir vücuda benziyor. Papa ve İmparator göze parlak tablolar halinde görünüyorlar. Fakat kumanda etmekten, birbirlerinin sözünü dinlemekten yoksunlar. Her devletin ayrı bir prensi, her prensin ayrı bir çıkarı var. Kim, bu birbirlerine düşman ve anlaşamayan güçleri aynı bayrak altında toplayabilecek? Kim, bu kalabalığı doyurabilecek? Kim, onların değişik dillerini anlayacak ve değişik geleneklerini bağdaştırabilecek? Hangi İngiliz ile. Fransız’ı, Cenova ile Aragon’u, Almanlarla Macarları barıştırabilecek? Kutsal bir savaşa az sayıda katılırlarsa düşman tarafından ezilecekler. Çok sayıda katılırlarsa, bu defa da kendi aralarındaki keşmekeşin ağırlığı altında ezilecekler.”


Papa Pius H’nîn beklediği bu kişi, eski Roma İmparatorluğu’nun vârisi olduğunu iddia eden Kutsal Roma İmparatorlarının şahıslarında ortaya çıkmıştır. Kutsal Roma İmparatorlarının yakın hısımlarının yönetimindeki Avusturya, Avrupa kıtasında Türklüğün ve İslâmlığın ilerlemesini durdurmaya çalışan, durduran ve gerileten en önemli güç olarak ortaya çıkmıştır.


Nitekim Avusturya deyince gerek Avrupalıların, gerek Türklerin aklına Alman ulusunun ve Batı Hristiyanlığının ön savunma hattı gelmektedir.


Bugün Avusturya olarak bilinen ülke, Milâttan önce 400. yıldan beri Seltler, Germanik ırklar tarafından işgal edilmiş, bunların üzerine Romalılar ve daha sonra Hunlar gelmişlerdir. Romalılar, Tuna ırmağının kuzeyine pek geçememişlerdir. Fakat uygarlık, Germanik grupların gelenekleri üzerinde gelişmiş; Avarların ve Slavların akınlarına karşı Batı Avrupa’nın yardımını sağlayabilmek içinde Milâttan sonra sekizinci yüzyılda bölge halkı Hristiyanlığı kabul etmiştir. Avarlara karşı çıkan Şarlman, imparatorluğunun sınırlarını doğuya doğru genişletmiş ve Drava Irmağının kuzeyinde kalan yeni kazanılmış topraklara “Markim Ostland” adını vermiş, sonra bu ad Ostmark’a dönmüş ve nihayet modern adını almıştır.


100 yıl Alman devletinin toprakları içinde bulunan Avusturya, 10. yüzyılda Macarların istilâsına uğramış ve Alman karakterini hemen hemen kaybetmiştir. 955 yılında Kral Otto’nun Macarları yenmesi üzerine Avusturya, tekrar Alman karakterine kavuşmuş ve Babenberg hanedanının yönetimine girmiştir. 1246 yılında Kral Frederick ll’nin Macarlara yenilmesi ve savaşta ölmesi üzerine Babenberg soyu, erkek bir mirasçı olmadığından, devam edememiş ve Alman İmparatoru Frederick II. Avusturya toprakları üzerinde hak iddia etmiştir. Macaristan, Bohemya Kralları ile Babenberg’lerin vârisleri arasında miras kavgası sürüp giderken 1273 yılında Habsburg kontu Rudolf Almanların kralı olarak taç giymiş, çok geçmeden bütün gücünü Bohemya kralının otoritesini kullanmakta toplamıştır. Rudolf, ordusu ile Avustüryaya girmiş ve Habsburg egemenliğini ülkeye yerleştirmiştir.


Alman kralları 1438 yılında Kutsal Roma İmparatorları unvanını almışlar ve Charles V. devrinde Kutsal Roma İmparatorluğu en güçlü günlerini yaşamıştır. Bu imparatorluğa İspanya, Almanya, Hollanda, Fransa’nın güney kıyıları; İtalya’nın bir kısmı ve Avusturya dâhil bulunuyordu.


Batı Hristiyanlığı ile Türklük ve İslâmlık arasındaki asıl çatışma da bu dönemde başlamış; Avrupa ve Osmanlı emperyalizminin iki rakip şampiyonu, Charles V. ve Kanunî Sultan Süleyman, Avrupa üstünlüğü için birbirlerine karşı en amansız savaşlarını vermişlerdir.


İki hükümdarın zamanında hiç bir taraf kesin bir sonuca ulaşamamıştır. Charles V., Türkleri Avrupa’nın ortasından çıkaramamış, Kanunî Sultan Süleyman da Viyana’dan öteye gidememiştir. O ana kadar devam eden Avrupa’daki Türk ilerlemesi durmuş; duraklama 1683’e kadar sürmüş, ondan sonra da Habsburg’lar, Osmanoğullarını Avrupa’nın içlerinden geriye doğru sürmeye başlamışlardır.


Avusturya hükümdarları Kutsal Roma İmparatoru unvanını 1804 yılında bırakmışlar, fakat Osmanoğullarına karşı mücadeleden Birinci Dünya Savaşı’na kadar bir türlü vazgeçememişlerdir. İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalizmi iki büyük devleti çökerttikten sonra önce Orta Avrupa, sonra Doğu Avrupa için yapılan kavga da bitmiştir. İki imparatorluktan kalanlar* bugünkü Türkiye ve Avusturya Cumhuriyetleridir.