29 Temmuz 2016 Cuma

Mitolojide Yağmur Ve Kar Yağdırmak (Yada Taşı)

Mitolojide yer alan bir Yada Taşı vardır. Ama yağmur yağdırmak için yapılan törenlerin ana maddesini dualar teşkil eder.


Bu maksatla halk ya kırlara, tepelere, ya su kenarlarına gider, bazen de ibâdet yerlerinde toplanır. Bu sırada kurbanlar kesilir. Suya kuru at kafası ve taş atılır, dualar edilirken kollar yukarı ve ileri uzatılarak elin üstü havaya, avuçlar da yere doğru çevrilmiş olurdu. Duayı yapanın bu halde duran elleri üzerine dua süresince su dökülür, bu sular onun parmakları ucundan yere akar, damlardı.


Yağmur ve kar yağdırmakta (Yada Taşı) denilen taşın büyük rolü ve etkisinden bahsedilir. Bu taş üzerinde çeşitli efsaneler, Türk’lerden başka Yakın Doğu milletlerinin bazılarında da görülür. Araplar bu taşa (Hacer Ü Matar), Fars’lar (Senk-i Yede) derler. Çağatay’lar ise kelime farsça olmakla beraber (Yeşim taşı) Yakutlar Sata, Altaylı’lar Cada, Kıpçak’lar Cay demişlerdir.


Genel olarak halk bu taşa: Yada taşı, Cida taşı, Çurtus, Yağmur taşı ve Kaş adlarını vermektedirler. Nuh peygamber tufandan sonra gemisinden çıkınca Ham, Sam, ve Yâfes adındaki oğullarından her birini bir ülkeye göndermiştir. Yafes’i Türk ülkesine göndermezden önce bu Yada taşını vermiş, o da oğlu Türk’e bırakmıştır. Ama sonra Oğuz Han bu taşı elde etmiştir. Kaşgar taraflarında bu taşın beyazına (Ak taş), Karasına” da (Kara taş) derler,


Altaylı’lar ve Yakut’ların, yağmur ve kar yağdırmak kudretinde olan Şaman’ları da dualar okuyarak bu taşı kullanırlardı. Göç Destanında Dokuz oğuz’lardan (Buğu Tekin) e rüyasında Aksakallı bir ihtiyar tarafından bu taş verilmiştir. Yada taşı okunarak suya konursa yağmur yağdırır. Atın yelesine asılırsa serin rüzgâr estirir. Yangma atılırsa söndürür. R4 taş kar ve dolu da yağdırır. Kötü havayı iyi eder. Bir kabın içine kar yahut su konarak bu taş bırakılınca ne niyet edilirse o olur.


YAT: (Bir türlü Kam’lıktır.) (Kâhinliktir) belli başlı taşlarla (Yada taşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır, rüzgâr estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu. Mevsim yaz idi. Bu suretle kar yağdırıldı ve Ulu Tanrının izniyle yangın söndürüldü.


YAŞIN : (Şimşek). Kimin yanında Kaş bulunursa ona şimşek dokunmaz demektir. Kaş lekesiz, saf bir beyaz taştır. Yüzüklere konur ve yüzüğün sahibine şimşek dokunmaz, çünkü yaradılışı böyledir. Bu bir beze sarılıp ta ateşe atılacak olursa, ne bez yanar, ne de taş… Bu sulanmıştır. Bir adam susadığı zaman bunu ağzına alsa susuzluğu giderir. Doktor Süheyl Ünver’in, Bazı kaynaklardan alarak, bu taş hakkındaki hikâyeler üzerinde yazdığı bir makaleden şu parçalar aşağıya alındı.


 

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Türk Mitolojisinde Huma, Kaknus ve Anka Kuşları

Huma Kuşu


Her zaman yükseklerde bulunan, yere inmeyen bir kuştur. Bu kuş, bulunduğu gökte yumurtlar. Bu yumurta yere inerken içinden yavru çıkar, tekrar göklere uçar. Yerlere konmayan bu kuşun ayakları yoktur. Hindistan, Çin, kıpçak göklerinde yaşar. Bir inanışa göre de serçeden büyükçedir ve yere de konar.


Zamanın birinde, bir’ devlete bir baş seçmek istemişler. Bu kuş insanların toplu bulunduğu yerde uçurulmuş. Kimin başına konarsa onu devlet reisi yapacaklarını kararlaştırmışlar. Uçan kuş gitmiş, bir adamın başına konmuş. Bunu Devletin başına getirmişler. Bu sebeple Huma kuşuna (Devlet Kuşu) da denilmiştir. Huma’yı bulup ta bilerek öldüren kimse kırk gün içinde ölür.


Kaknus Kuşu


Bu kuşun gagasında bulunan üç yüz altmış delikten çeşitli sesler çıkar. Kuşlar bu sesleri işitince ona yaklaşır, o da rahatça bunları yer. Tüyleri renkli, güzel olan Kaknus bin yıl yaşar. Kanus’un ölümü yaklaşınca, otlardan bir yuva yapar, orada öter. Bundan sonra kanatlarım o kadar kuvvetli çırpar ki bunlardan kıvılcımlar çıkar, Yuvasını tutuşturur. Kendisi de orada yanar. Külünden meydana gelen yumurtadan yavrusu çıkar.


Anka Kuşu


Tüyleri güzel, boynu uzun, kendisi büyük bir kuştur. Boynu halka halinde beyaz tüylerle çevrilmiş olduğu için (Anka) denilmiştir. Anka; gerdanlık demektir. Mısır efsanelerinde de yer alan Ankanın üzerinde otuz çeşit kuşun rengi bulunur. Bu sebeple iran’lılar buna (Sirenk, Simürg) demişlerdir.


Anka kuşu gözle görülmeyecek kadar yükseklerde uçar. Kaf dağı’mn tepesinde yatar. Ejderhaları avlayarak oraya götürür. Ab-ı Hayat’tan içmiş olan bu kuş ancak Zülkarneyn (İskender) ile görüşmüş. Bir efsaneye göre de beş yüz sene yaşar.


Bir de kuşlara hâkim olan Süleyman Peygamberin Divanına devam etmiş, başka kimselere görünmemiştir. Efsaneli bir tarih rivayetine göre de; Fatimi halifelerinin hayvanlar bahçesinde bir Anka kuşu varmış. İran kahramanı Rüstem’in babası Zal’i, bırakıldığı dağda bir bir Anka kuşu büyütmüştü.


Bir efsaneye göre de; bu kuş bir zaman çoğalmış, civarındaki hayvanları kapar, kaçarmış. Necit, Hicaz taraflarındaki halk Anka’ların bu halinden bizar olarak, Muhammet peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretinden biraz önce, Res’lilerin peygamberi olan Hanzala iîbn-i Saffan yahut Halit İbn-i Sinan’a şikâyet etmişler. O da, tanrıya dua etmiş, bu dua üzerine Anka’nın nesli bu dünyanın yüzünden kalkmıştır. Anka iki başlı kuş olarak ta gösterilir. Bir başı kuş, bir başı da insan başı gibidir, insan gibi konuşur. Anka’nın ölümü yaklaştığı vakit, güneş onun yuvasını yakar. O da tekrar bir yuva yapar, içine girer, bir daha çıkmaz, orada ölür, kalır. Kemikleri içinde bir solucan bulunur, ondan yeniden bir Anka kuşu türer.


 


 

20 Mayıs 2016 Cuma

Türk Mitolojisinde Kötü Ruhlar, Cinler, Şeytanlar

Kötü Ruhlar


Bu dünyada fenalık yapan insanların ruhu vücuttan ayrılınca yeraltı âlemine gider. Orada Erlik Han’ın uşağı olur. Bütün inanlara fenalık etmeğe ve akrabalarından birini Erlik âlemine çekmeğe çalışır.


Altaylı’lar bu ruhların Muayyen bir müddet yer yüzünde dolaştığına inandıklarından dolayı bu müddet zarfında korku içinde yaşarlar. Eğer bu müddet içinde başlarına bir felâket gelirse bir yere göç etmeğe mecbur olurlar ve bu ruhlardan kurtulmağa çalışırlar.


Altaylı’ların tasavvurlarına göre, kötü ruhlar bütün yer yüzüne dağılmıştır… Kötü ruhlar inzibata pek te riayet etmezler. Aralarında kavga, ihtilâf ve savaşlar olur. Bunlar çok aç gözlü ve oburdurlar. Dipdiri insanı lokma gibi yutarlar. Biri hastalanırsa Altaylı’lar Kötü Ruh yemektedir. Biri ölürse Kötü ruh yemiş derler. Vücuttaki her yara kötü ruhların ısırmasıyla olur.


Kötü ruhlara ayrılan ölü canlarının arasmda teşkilât vardır. Kabileleri ve alayları olur. Dünyadaki torunlarının obaları etrafında dalaşırlar. Çok aç gözlü oldukları için obalara da akm ederler. Bunlar pek hiylekâr ve sokulgandırlar. Kapıdan giremezlerse bir delik bulur eve girerler ve yemek için insanlara saldırırlar.


Cinler, Şeytanlar, Zebâniler, Cadılar


Türk mitolojisinde cinlerle, şeytanlara çokça rastlanır. Ancak sonraları muhit ve din değiştirme etkileri altında özellikle şeytan için çeşitli efsaneler, hikâyeler türemiştir.


Altaylflara göre Şeytanlar, fitne ve fesat çıkarmak, insanları şaşırtmak, kandırmak için Erlik Han tarafından görevli idiler. Cinler de çok defa yine bu tanrının yardımcıları olmakla beraber, dünyada da insanları çarparlar, hasta ederler, âhiret âleminde ise zebâni rolünde bulunurlar.Şeytanlar göze görünmezler. Ama insan ve hayvan şekline de girdikleri olur. O zaman başlarında boynuzlan bulunur. Bunlar çok defa birbirinden ayrı yaşarlar. Yanlarına yaklaşılmaz, ateşten yaratılmışlardır.


Yeraltı âleminde kötülüklerin tanrısı olan Erlik Han, cehennemin de tanrısıdır. Günahı olan insanlara ceza verilmek için cinleri, şeytanları zebânileri, kötü ruhları vardır.


Al tay Türklerince Ayna’lar yahut Aza’ların emrinde geniş bir kadro ile Cinler, şeytanlar bulunur.


Etrûsk’lerin Tajest, Tokulşa adındaki büyük cinlerinden başka, Edimnu adındaki hortlahları ve Çor adındaki cinleri de vardır. Ünlü kahraman Cesteni Bey in hikâyemde geçtiği üzere, insan eti yiyerek kan emen cinler de hatsız hesapsızdır.


Cinler ile şeytanların vasıfları, türeyişleri hakkında sonraları Türk mitolojisinde yer alan efsânelerden ikisi Taberi de şöyle anlatılmaktadır : Tanrı ilk önce devleri yarattı. Onlara Can derler ki kumlar sayısmcadır. Onların meskeni havada idi. Yedi bin yıl bu cihana hâkim oldular. Ondan sonra tanrı, Can dan cinleri yarattı ki, şeytan onlardandır. Şeytanın adı Süryanî ve İbranî dilinde Azâzil, arap dilinde Hâris tir.


Şeytan evlendi. Karınca, örümcek, çekirge, kuş şekillerinde sayısız evlâtları oldu. Bunlar yazılarda, dağ kovuklarında, ormanlarda, yollarda, virânelerde, fırınlarda, ovalarda, kuyularda, külhanlarda, su yollarında bulunurlar.


Cinleri, melekleri tanrı gökte bulundururdu. Onlara, itaat edilmesini emretti. Tanrı gökte olan meleklere dedi ki: İki ev halk eyledim. Biri rahmetimden, biri de gazabımdan. İkisine de bakın: Melekler önce cehenneme baktılar, türlü türlü azaplar gördüler. Tanrıya sordular: Ey Tanrı bu evi kimler için yaptın? Tanrı izni ile cehennem cevap verdi: Burası, onlar içindir ki Tanrı’yı bilmezler, emirlerine inanmazlar. Ondan sonra bu melekler cennete baktılar.


Oradaki çeşitli rahatlık ve safaları görerek tanrıya sordular. Tanrı da: Kim Tanrıyı tanır, onun emirlerine itaat ederse. Melekler bunun üzerine tanrı önünde yere kapandılar. Tanrı da onları göklerin en yüksek ve kutsal yerlerinde yerleştirdi.Bir efsâne daha : Eskilere göre yerler ,Arz-ı Seb’a adı ile yedi kata ayrılmıştır. Yedinci katın adı Acba dır. Orada yaşayanlara: Cüsum denir. Bunlar kısa boylu, siyah, elleri ve ayakları vahşi hayvanlarınki gibidir. Şeytan da beraberindekilerle burada bulunur kendisi bir taht üzerinde oturur, maiyeti onun etrafında dizilir, her biri yer yüzünde ki insanları nasıl aldatarak yoldan çıkardıklarını şeytana anlatırlar o da keyiflenir.


Cinlerden bir takımının adları da vardır. Çoğu îbrâni’ler’den alınarak Türk’ler arasında yerleşen bu adlardan bazıları şunlardır; Hişanuhi, Cabir bin Merdan,


Medyun İbn-i Zengi, Haksak, Derşuz, Yemhur, Karakaş îbn-i Vesvas, Bülbüle îbn-i Kizban, Keşkatur îbn-i Keşibaş, Şeşzar îbn-i Seman.


 

13 Mayıs 2016 Cuma

Türk Mitolojisinde Cehennem

Günahsız insanlar cennetlere gideceği gibi, günahı olanlarda yeraltındaki cehennemlerin azap kuyularında kalarak kaynayan katran kazanlarında yanacak, cezalarını çekeceklerdir. Sümerli’lere göre de yeraltında cehennem tanrıları ve tanrıçaları vardır. Nergâl ile karısı Ereşkigâl bunların başta gelenlerindendir.


Dünyada suç işleyenlerin ceza sürelerini vfe şekillerini, hangi cehennemde ne kadar yanacaklarını kararlaştıran bir de hâkimler heyeti vardır ki bu heyeti; Sabıray, Arah, Toyer, Malahay ve Tarha teşkil eder. Şamanist Altay Türklerinin inançlarına göre en büyük cehennem (Mangistocirius) adındadır. Bu cehennemi (Matman Kara) admda bir ruh idâre eder. Bir başka cehennem daha vardır ki bunun da adı (Tünken Kara Tamu) dur. Bunu da (Matman Karaca) idâre eder.


Bir de; (Tepten Karateş) adında bir cehennem vardır ki bunu da (Kerey Han) idâre ederdi. Yine Şamanist’lere göre dünyada kötülük yapmış insanların azap çekmek üzere atılacakları cehenneme ve orada kaynayan katran kazanlarına (Kazırgan) denir.


Budist Uygur’ların (Aviçi) adını verdikleri cehennem de böyledir. Altaylı’ların kötülük tanrısı Erlik Han ise, doğan bir çocuğun günahlarını yazdırmak için bir körmös gönderir. Büyük tann Ülgen de buna karşılık Yayucı’yı gönderir. O, çocuğun sağında, Körmös te solundadır. Bunlar çocuk büyüyüp te ölünceye kadar yamndan ayrılmaz. Ölünce Körmös onun ruhunu kapar, yerin altına götürerek (Kazırgan) a atar. (Kazırgan) daki kazanlarda katranlarla birlikte kaynar. Körmös, Erlik Han’ın huzurunda, götürdüğü ruhun günahlarını ispat ederse o ruh kazanlarda kalır. Yayuçi da beraber oraya gelmiştir. O da bu ruhun sevaplarını sayar. Eğer sevap günahtan çoksa ruh oradan kurtulur. Günahı fazla ise derecesine göre yanar. Sonra yukarı doğru ru çıkmaya başlar. O ruhun üçüncü kat gökte bulunan akrabası şefaat ederek Yayuçi’yi sıkıştırırlar. Yayuçi ruhun günahı kadar yanmasını bekler. Çünkü ruhun başı katran kazanındadır. Günahı kadar yanınca başı dışarı çıkar. O vakit Yayuçi ruhun tepesindeki saçtan


tutup onu kazandan çıkarır ve ruhu üçüncü kat göke götürür. Oradaki akrabaları ile buluşturur. Süt gölünde hoş vakit geçirir.


Cehennem tanrıları, cehennem hâkimleri, tapana, mangistocirius, tünken kara tamu, tepten karateş, avîçi cehennemleri, kazırgan, nat, upa-nat kazanları, rakşas’lar, ege’ler


 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Anadolu Topraklarından Mitolojik Bakış

Dağlar, Mağaralar ve Taşlar


Büyüklük ifade eden dağlar; tanrı tanınmış, koruyucu görevini yapmış, tanrılara, tanrıçalara, dağ perilerine makam olmuş, ilk ana ve baba sayılmış, akrep insanlar da dağlarda barınmıştır.


Eski azizlerden de bir kısmının mezarı, ibâdet ettikleri yerler dağların tepelerindedir. Gökte bulunan tanrılara tapanlar da, dağlara çıkınca tanrılara yaklaşmış olurdu. Bu tanrılara ulaşabilmek için, onlara doğru uçmak isteyenler de olurdu ki, bunlar derin bir inanış ve heyecanla dağların yüksek tepelerindeki uçurumlardan göklere doğru uçmak üzere kendilerini bırakırlardı.


Bir takım, kurbanlar dağ başlarında kesildiği gibi, büyük savaşlar da çok zaman dağlarda yapılmıştır. Türkler de dağlara kutsal önem vermişlerdir. Altaylı’lara göre dünyanın yaradılışından sonra ilk insan, ağzındaki toprağı tükürünce bundan dağlar meydana gelmiştir. Bir efsaneye göre de, Kara Han yarattığı toprak üzerine bir kuş gönderdi. O kuş bu toprakları gagaladı, çıkıntılar birer dağ oldu.


Çinlilerin Tiyanğ-Şang (tanrı dağlan); Yunanlıların Olimbos ve Parnas, Hintli’lerin Mero ve Parvata (Himalaya) dağları gibi tanrıların oturduğu dağlardı. Moğol’lar da 7000 metreden yükseğe ulaşan bu dağlara saygı gösterir, (Han Tengeri) derlerdi, Bu dağlardan sayılan (Göktürk), (Buzdağ Ata) ve (Afrasyap) ta önemli, kutsal dağlardandı.


Tiyanğ-Şanğ, Türk gelenek ve efsanelerinde çok yer alır. Divan-ı Lûgat-üt Türk ve Kudatgu Bilik’te de bu dağların adı geçer. Destan kahramanı Manas bu dağlardaki (Isığ Göl) civarında yaşamıştır. Şaman dualarında dağ adları çok geçer. Dağlara yalvarılır, medet umulurdu. Alt ay dağlarına; (Atalarımız, büyük babalarımız zamanında


Mitolojide Cadılar


Folklorla da karışık efsanelere göre; kötü bir tip olan cadılar; saçları dağınık ve uzun kuyruklu olarak şekillendirilmiştir. Bunlar kadındır. Küpün üzerine biner gezer, hatta küp uçurur. Bu gibilere (Küp uçuran cadı) derler. Kimse için hayır, düşünmez, işi gücü daima şerdir. Çocukları kapar, kaçar. Birisi öldüğü zaman üzerine makas korlar. Çünkü makas konmadan ölünün üzerinden bir kedi atlarsa ölenin ruhu cadı olur veya ölen hortlar.


Cadının kızları da vardır. Ama bunlar analarım dinlemezler. İstedikleri zaman çıkar, gezerler. Anaları onlara uymaya mecbur kalır.


Eğer cadı kızı sevdiği ile kaçmak isterse anasının bahçesinde iki kuyu vardır. Bu kuların birinde bal, öbüründe kan bulunur. Cadı kızı baldan, sevdiği de kandan içer. O Ne zaman her kıyafete girer, her yere gidebilirler.


Cadıyı yok edebilmek için onun bahçesinden bir gül koparmak lâzımdır. Ama o bahçenin bekçisi aslanı, yahut kaplana benzer bir kedidir. İşte bu bekçi kediden bir fırsat bulunması gerekir ki bu da pek güçtür.


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Yedi İklimi İdâre Eden Mitoloji

Doğu bilgilerine göre; idaresi göklerden gelen dünya, yedi iklime ayrılmıştır. Türk çevresine de geçen ve mitolojik hava içinde verilen bu bilgilerde yediye ayrılan iklimlerin her birini bir yıldız idare eder. Bu iklimlerle bunları idare eden yıldızların tablosunu şöyle tertiplemek mümkündür:


Birinci iklim: Hint diyarı, İdare eden: Zuhal. Rengi siyah. Yedinci gökte, İkinci iklim :  Çin diyarı. İdare eden:  Müşteri Kahverengi Altıncı gökte. Üçüncü iklim: Türk diyarı. İdare eden: Mirrih. Kırmızı. Beşinci gökte. Dördüncü iklim : Horasan diyarı. İdare eden: Güneş, Sarı. Dördüncü gökte. Beşinci iklim : Mâvera ün nehir diyarı. İdare eden: -Zühre, Yeşil. Üçüncü gökte. Altıncı iklim : Rum diyarı. İdare eden: Utarit. Mavi, İkinci gökte yedinci iklim : Bulgar diyarı: İdare eden: Ay. Beyaz. Birinci gökte. Bu yedi iklime Farslar. (Heft iklim), Araplar (Ekaalim-i Seb’a) derler.


Bu iklimlerin dışında kalan yerlere de (Karanlıklar diyarı) denir. Yedi iklimi idare eden yıldızlar göklerde bulunur. Bunların beşi önemlidir. Güneş ve ay ile yedi olur. Bu beş yıldızdan Ay’ın bulunduğu gök yeşil Zebelcettendir. Utarit’in bulunduğu gök sarı yakuttandır. Zührenin bulunduğu gök. Kızıl Yakuttandır. Zuhal’ın bulunduğu gök ak gümüştendir.


Gök Gürültüsü, Şimşek, Yıldırım


Göklerde geçen bu tabii olaylar da kutsal sayılırdı. Altaylı’lara göre yıldırım ve şimşek Ülgen’in emrinde olduğu gibi, yıldırım ayrıca tanrı da sayılırdı. Yıldırım hem korkutur, hem de sevilir ve kutlanırdı. Gök gürültüsü; tanrı arabasının koşturduğu zaman tekerleklerin çıkardığı sesler olduğu gibi, şimşek te tanrının şeytanlara attığı oklardı.


Yıldırım tanrı Yerdeki kötü ruhları takip eder. Kötü ruhların saklandığı ağaçlara ateşi gönderir, yıldırım düşer. Yıldırım düşen ağaçtan bir parça alınıp saklamfsa o yere kötü ruh girmez. Urenha’lar yıldırım tanrısına süt, ayran sacı ederler.


Urenha, Kazan-Kırgız kadınları ilkbaharda ilk şimşek çaktığı ve gök gürlediği zaman çadır çevresinde süt, ayran, kımız dolu kapları dolaştırıp sacı töreni yaparlar. Müslüman Türklerden Başkurt kadınları ise şimşek çakarken süt, ayran gibi beyaz içkileri örterek saklarlar. İnançlarına göre süt ve ayrana yıldırım düşermiş… Uryankıt’ar yıldırımdan korkmazlar. Şimşek çakıp gök gürlerken bağırıp çağırırlardı. Uygur’lar yıldırımın düşmesini beğenirler. Gök gürledikçe bağırıp çağırırlar, göğe doğru ok atarlar… Bir yıl sonra güz mevsiminde, atların iyi beslendiği sırada yıldırım düşen yere toplanırlar, bir koyun kesip oraya gömerler. Kadrı Şaman İlâhiler okur. Atlı erkekler bu yerin çevresinde bir kaç defa dönerler.


 

30 Nisan 2016 Cumartesi

Tarihte Günümüzün Seyrini Değiştirenlerden Üçü

Doktor Bamard


Christian Bamard, Güney Afrikalı hekim ve cerrah. 1922’de Cap’ta (Güney Afrika Cumhuriyeti) Beaufort-West’te doğdu.


İnsandan insana ilk kalp nakli ameliyatım gerçekleştirdi. 1967 yılının aralık ayında Louis Washkansky adında bir kalp hastası, her an ölebileceğini biliyordu. Hasta kalbi ansızın durabilirdi. Görünüşte hiç kimse ona yardım edemezdi. O zamana kadar kalp nakli ameliyatı hayvanlarda denenmiş, bir köpeğin kalbi çıkarılarak başka bir köpeğe takılmış ve hayvan bir süre yaşamıştı. Ama hiçbir cerrah böyle bir ameliyatı insanüstünde denemeye cesaret etmemişti, işte Güney Afrikalı Christian Barnard dünyada ilk defa böyle tehlikeli bir ameliyata girişerek Washkansky’nin hasta kalbini çıkarıp yerine bir kaza sonucunda öten genç bir adamın sağlam kalbini taktı. Ve bu kalp tam on sekiz gün çalıştı. O günden itibaren dünyada buna benzer birçok ameliyat yapıldı. Bu alanda hâlâ büyük gelişmeler olmakta, kalp nakli ameliyatı geçirmiş bazı kimseler yaşamaya devam etmektedirler.


Braille


Louis Braille Âmâ Fransız mucidi, 1809’da Coupray’de (Fransa) doğdu, 1852’de Paris’te öldü.


Körler için kabartma bir yazı şekli buldu; bu sistemi müzik notalamasına da uyguladı. Üç yaşında gözlerini kaybeden Braille on yaşında Paris’teki Genç Körler Enstitüsüne yazılmıştı. Bir gün orduda bazı emirlerin geceleri karanlıkta da okunabilmesi için kabartma yazı hâlinde kâğıtlara geçirildiğini öğrendi. Dört elle işe koyularak, körlerin parmaklarıyla çözebilecekleri ve yine körler tarafından çelik kalemlerle kâğıda yazılabilecek bir alfabe düzenlemeye çalıştı. Kabarık noktalar sistemine dayanan bu alfabenin Fransız eğitimcisi ve insan severi Valentin Haüy’ün icat ettiği alfabeden farkı, kabarık noktaların değişik biçimde filmiş olmasıdır. Bu noktalar tıpkı bir tavla zarının altılı yüzünde olduğu gibi üç noktalı iki dizi hâlinde sıralanırlar. Braille’m bulduğu sistem sayesinde kör bir insan, herhangi bir metni ve sayıları okuyup yazabilir. Hattâ müzik notalarını bile çözebilir.


Albert Schweitzer


Fransız papazı, hekimi ve orgcusudur. 1875’te Kaysersberg’te (Alsace) doğdu, 1965’de Lambaréné’de (Gabon) öldü.


1913’te Gabon’daki Lambaréné hastanesini kurdu. Albert Schweitzer, olağanüstü ve dopdolu bir hayat sürmüştür. Önce Strazburg’daki Saint-Nicola kilisesinde vaaz vermiş, onun ardından Strasburg’daki Protestan ilahiyat Fakültesinde profesörlük yapmış, daha sonra da Paris’teki Johann Sebastian Bach Derneğinde çok usta bir orgcu olmuştu. Albert Schweitzer’in yaptığı işlerin en önemlisi, Afrika’daki o mükemmel Lambaréné hasta hanesini inşa ettirip hayatının geri kalan kısmını buraya adamasıdır. Sadece 1914-1918 savaşı sırasında Almanlar tarafından tutuklandığı zaman buradan ayrılmak ve kısa bir süre için hastalarını yalnız bırakmak zorunda kalmıştı. Beyaz perdeye aktarılmış en güzel hikâyelerden biri olan Doktor Schweitzer, gece yarısı oldu adlı filim, bu olayı canlandırır. Bu insan severe, insanlığa yaptığı hizmetlerden dolayı 1952’de Nobel Barış ödülü verilmiştir.


 


 

13 Nisan 2016 Çarşamba

Viyana Kuşatmasında Yeni Hafta Başlangıcı

Bugün Ahmed Paşa kolundaki gâvurlar da şarampolden atılıp yerleri işgal edileli. Kuşluk vakti, Sadrazam metrislerdeki tabyasına gitti ve sonra da Yeniçeri Ağasının tabyasına geldi. Ayrıca ön saflarda galeri açılan yerleri gözden geçirdi. Bir süre yeni tabyasında oyalandı ve sonra tekrar eski savaş mahalline dönüp orda kaldı. Rumeli beylerbeyini ve sağ sol kanat alay beylerini, sıçan yollarını hâlâ istenilen şekilde açmayıp bugün gevşeklik gösterdikleri için sertçe azarlayarak ağır surette ihtarda bulundu.


Bütün galeriler içinde en ileriye götürülmüş olanı Köstendil Sancak Beyinin galerisiydi. Bu şırada Kara Mehmed Paşa kolunda üç yerde, Rumeli kolunda üç yerde ve Ahmed Paşa kolunda üç yerde galeri açma çalışmaları yapılmaktaydı. Bu galerilerle kale hendeğinin içine girmek amacı güdülüyordu.


Kara Mehmed Paşa yaralandığı için çadırına çekilmesi ve yeniden sağlığına kavuşuncaya kadar metrislerden uzak durması emredildi. Sadrazam, Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’yı çağırdı ve kendisini Kara Mehmed Paşa’nın vekili olarak onun koluna yani Anadolu koluna kumandan tayin etti.


Topçular bugün düşmanın dört topu üzerine gülle düşürüp onları savaş dışı ettiler. Şeyhoğlu Ahmed Paşa buyruk gereğince Götzendorf palankasına varıp kuşatmaya başlamıştı. Ancak buranın hendekleri çepeçevre suyla dolu olduğundan ve köprüleri de gâvurlar tarafından söküldüğünden palankayı hücumla almak imkânı görülmedi. Durumu devletlû Sadrazama mektupla bildirip top, cephane ve yaya askeriyle yardım göndermesini diledi.


Bunun üzerine kendisine derhal üç Sahi topu ve bir hayli malzemeyle cephane gönderildi. Ancak bu yardım kafilesi oraya varmadan, palanka, Allahın yardımıyla ele geçirildi. Gâvurlar son askerine kadar kılıçtan geçirildi. Böyle bir savaşın yapılmasına Reis Efendi’nin kâtiplerinden Ramazan Efendizade Recep Çelebi sebep olmuştu. Çelebi’nin ot almak için yolladığı arabasıyla atlarını çalmışlar. O da bunu Reis Efendiye haber vermiş. Olay Reis Efendi tarafından Sadrazama anlatılmış. Bunun üzerine de Ahmed Paşa palankaya karşı gönderilmiş.


Palanka kuşatıldığı sırada onbeş kadar asker şehit düşmüş ya da yaralanmış. O zaman her nasılsa palankanın içine ateş atılması tedbirini akıl etmişler. Kalenin içinde bulunan gâvurların hepsi bütün erzaklarıyla birlikte yanıp kül olmuşlar. Sadece on beş gâvur tutsak olarak canlarını kurtarabilmiş. Recep Çelebi de kuşatmaya katılmış ve sonunda arabasıyla atlarına tekrar kavuşmuş. Güneş batımından sonra palankanın fethedildiği haberiyle geri döndü. Devletlû Efendimiz Sadrazam, olup bitenleri kendisinden dinledi. Çok hoşlanıp Çelebiye yirmi altın bahşiş verdi.


Şam Beylerbeyi Hüseyin Paşa akşamüzeri tabyasında bulunduğu sırada bir humbara bombası uçup geldi ve yanı başındaki göğüs siperini çökertti. Kendisi de yıkılan toprak yığını altında kaldı. Nerde olduğu hemen anlaşılmadı. Bütün siper iyice arandıktan sonra bulup dışarı çıkardılar. Tıpkı bîr canlı cenaze gibiydi. Tek kelime konuşamıyordu. Fakat kısa bir süre sonra kendine geldi. Bir iyice muayene edildiği zaman da hiç bir önemli yarası olmadığı anlaşıldı.


Güneş batımından sonra, gâvurlar boş hayale kapılıp Zağarcı kolunda bir püskürme lağım patlattılar. Fakat geri tepti ve İslâm ordusundan Hiç kimseye her hangi bir zarar vermedi.  Serdengeçtileri tamamlamak için sipahi ve silah-darlardan üç yüzer adam, Sadrazamın önünde yoklanıp kendilerine ayrılmış olan yerlere gönderildiler.


Kuşatmada Günler Çabuk Geçiyor


Sadrazam, Rumeli kolundaki tabyasına gitti. Sağ kanattaki alay beyini azletti. Yerine Rumeli Kethüdasını, Kethüdanın yerine Çavuşlar Kethüdasını tayin etti. Azledilenin görevindeki kusur ve ihmalinden dolayı idam edilmesini kararlaştırmışken acıyıp canını bağışladı. Görevinden almakla yetindi, ancak Sadrazamın tabyasına geldiği zaman ötekilere ibret olsun diye kendisine üç yüz veya dört yüz belki de daha fazla değnek vurdurdu.


Öğle zamanı, gâvurlar, Zağarcı koluyla Rumeli kolu arasında bir lağım patlattılar. Tabya kazıcılardan^ beş on adam yaralandı, bundan başka bir kimseye zararı dokunmadı.


İki bin altı yüz kişiye varan silahdar ve sipahi serdengeçtilerinden bin iki yüzü Zağarcı ve Samsuncu kollarına verildiler. Geri kalan bin dört yüz asker hiç bir yere verilmeyip kendilerine ilerde verilecek emre kadar hazır beklemeleri bildirildi.


Akşam üzeri Rumeli kolundaki serdengeçtiler hücuma geçtiler. Gösterdikleri karşı durulmaz gayretle gâvurları metrislere kadar geri attılar ve tabya yaparak yerleşmiş oldukları hattı da işgal ettiler. Bir saat süreyle burada acı bir savaş cereyan etti. Ama Allah, İslâm gazilerine lütuf ve inayetini göstererek bu bölgeye sağlam şekilde yerleşmek mümkün oldu. Burası ön şarampollerle tabyaların arasındaki metrislerdi.


 

30 Mart 2016 Çarşamba

Türk Mitoloji Tarihi ve İnanışları

TAŞLAR


Genel olarak denilebilir ki, insanlar taşlara da tanrısal ve kutsal inanışlarla bağlanmış taşlardan şifa beklenmiş, bir takımlarının sihirli kuvvetlerinden medet umulmuş, Natüristlerce de tanrı tanınmıştır. Dokuz oğuz destanında: Buğu tekin’e rüyasında ak sakallı bir ihtiyar tarafından fıstık şeklindeki (Yeşim taşı) verilmiştir. Göç destanındaki (Kutlu kaya) da uğurlu bir taştı. Çinlilerin bu taşı Türk hakanını kandırarak götürmeleri (Göç) gibi büyük felâketlere sebep olmuştu.


Altaylı’ların kıyamet tasvirinde; denizin dibinde dokuz çatallı bir kara taş vardır. Denizlerin büyük çalkantılarla surları ayrılıp dipleri göründüğü zaman bu korkunç taş da görünerek dokuz yerinden ayrılacaktır. Yağmur taşı; yağdırdığı yağmurlarla, yaratıklara ve bitkilere hayat vermiştir.


Folklorda aldığı yere göre bazı taşlar çocuk doğurtur, bazıları da kısırlık yapar. Bir kadın çocuk doğurmak istemezse, taşı kırdırır, içinden alır, un haline getirir, cevizle karıştırır, yer. Artık bir daha çocuk doğurmaz. (Zümrüt taşı) denilen taşla da çocuğun kolay doğması sağlanmış olur. Doğurmakta zahmet çeken kadın, bu taşı sağ oyluğuna korsa hemen doğurur. Buhara taraflarında (Harezm taşı) denilen bir taş vardı. Bu, sihirli bir tastı. Kum hastalığına, mide zayıflığına ve idrar tutukluğuna İlâçtır. Bu taş suya atılır ve suyu içilirse, hasta iyileşir. Çiçek hastalığı da yine tasla tedavi edilir. Ancak, taşlar İçinde korkunç ve tehlikeli olanlar da vardır.


SULAR, SU DENİZ NEHİR GÖL KÜLTÜ


Suların akışından ve akarken çıkardığı seslerden de dinî ifadeler sezilirdi İslâmlık etkisi altında Yunus’un : Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu. Dediği gibi.


Folklora göre mübarek sayılan kuyular ve pınarlar ise çoktur. Terkibi bakımından şifa veren bazı sulara, ancak kutsal bir hassasının varlığı bakımından inanılır ve bağlanılırdı.


Bazı ölüler ve kurbanlar suya atılır, bunlar da su kanalı ile tanrılara ulaşmış olurdu. Nehirlere gelince; Altay Türkleri, hanlarının Khatum nehrinin kaynağında oturduklarına inanırlar, onun adına kurban keserek, kendilerine iyilik etmelerini yalvarırlardı. Kıpçak’lari ritiş ırmağını tanrı tanımışlardır. Yenisei’liler de Tom ve Kem ırmaklarını kutsal sayarlar.


Tamarmara nehrinin de Eti’lere göre Sulikatte adında bir tanrısı vardır. Kumarbi efsanesinde de Dicle nehri (Aranzah) adı ile bir tanrı olarak geçer. Müren denizi diye efsanelerde yer almış bir de denizden bahsedilir. Karanlıklara gömülü Kaf Dağının etrafı da kimsenin kıyışım görmediği bir denizle çevrilmiştir.


Göller içinde de efsanelerde en çok yer almış olan (Isığ) göl dür (I). Millî destanlarımıza göre, Türkler her tarafı dolaştıktan sonra bu gölün kenarına gelmiş, orada yerleşmişler, o civar Türk kahramanlarına uzun yıllar sahne olmuştur. Bu gölün etrafı ormanlar, otlak yerler, yüksek tepelerle çevrilmiştir. Suları da sıcaktır Bunun için Isığ göl denilmiştir. Kırgızlar da bu kutsal gölün etrafında yerleşmişlerdir.


Bars Han da Türklerin ana yurdu olan Isığ gölü her yıl törenle kutlardı. Bazı dağların başında bulunan (Volkanik) göllere de (Gök gölü) derlerdi. Bular da kutsal sayılır, At, Deve kurban olarak göle atılırdı. Sonraları bu hayvanların kâğıttan yapılmış olanları atılmaya başlandı.


AB-I HAYAT, YAĞMUR VE KAR YAĞDIRMAK, SUDAN ÇIKAN İNSAN VE YARATIKLAR


Yakın doğu milletlerinden gelen efsanelerde bir de Ab-ı Hayat vardır. Kutsal hassası olan Ab-ı Hayattan içen ölmez. Bu suyu kimse bulamamıştır. Kaynağı karanlıklardadır, ancak; Zülkameyn (İskender) ülkesini genişletmekte iken, bir yere gelmiş, o yerin insanları daha ileride bir denizin olduğunu, deniz aşılacak olursa karanlıklar diyarına varılacağını, orada; içenin ölmeyeceği bir su bulunduğunu haber vermişlerdi.


Bu seferde Hızır ile Ilyas ta onunla beraber bulunuyordu. Bu suyu gidip bulmaya karar verdiler, yola girdiler. Denizi geçtiler, karanlıklar diyarına vardılar. Zülkarneyn’in yanında karanlığı aydınlatan iki tane mücevher vardı. O, bunlardan birini Hızır’a verdi. Kendisi bir yola, Hızır ile îlyas’ta başka bir yola saptılar. Hangi taraf bu suyu bulursa, öbür tarafa haber verecekti. Hızır ile llyas epeyce gitmişler, nihayet acıkmışlardı. Yanlarında bulunan pişmiş balıkları bir su başında yemeye hazırlandılar, oturdular. O sırada Hızır ellerini suda yıkadı, ıslak ellerinden bir damla su, önlerindeki balıklardan birinin üzerine damlayınca, balık hemen canlandı, suya atladı. Balığın canlanması üzerine Hızır ile llyas aradıkları suyun bu olduğunu anladılar, bu sudan içtiler. Bunun için de ölmezler arasına katıldılar. Ama o sırada, bu suyu Zülkarneyn’e haber vermemeleri için görünmezlerden bir ses geldi. Bu ses üzerine Zülkarneyn’e bu suyu bulamadıklarını söylediler. Ölmezler arasına katılan Hızır ile îlyas ise, bundan sonra senede bir defa, sabaha yakın bir gül fidanı altında, yahut bir denizin kenarında buluşurlar. O güne (Hıdırellez) denilmiştir.


Ab-ı Hayat’a; Ab-ı Hayvan, Ab-ı Hızır, Ab-ı Câvidânî Ab-ı Zindeğani, Ab-ı Cevanî, Ab-ı İskender ve Ab-ı Beka gibi isimler verilmiştir. Tasavvufta ise Ab-ı Hayat, aşk çeşmesidir. Bundan içerek hakikî aşkı tadabilenler, maddî âlemin üstündeki ebedî varlığa kavuşurlar.


Ab-ı Hayat, Almanların Mirmir’i ve Hintlilerin Amrita’sı gibi sonsuz hayat veren içkilerdendir. Ancak bunlardan her birinin üzerindeki efsaneler başka başkadır. Yunan mitolojisinde de Nektar, içenlere sonsuz hayat verir.  Zeus, sevdiği Juventus adındaki peri kızını da nihayet kızarak bir çeşme haline getirmişti. O çeşmede kimler yıkanırsa gençleşir.


 

27 Mart 2016 Pazar

Tanrılar, Tanrıçalar, Tanrı Aileleri

Theogonie


Türk mitolojisinin; kadrosu çok zengin olan Tanrılariyle Tanrıçaları içinde yabancılardan gelmiş olanlar yok değildir. Bunlara karşılık, başka milletlerin Türk’lerden aldığı tanrıların, mitolojik materyellerin ise epeyce yekûn tuttuğu bir gerçek halindedir.


Bunlardan bir kaçı: Bir takım Sümer tanrıları kendi adlarıyla, bir kaçı da değişik adlarla Keldan’lılara geçmiştir ki, büyük tanrılardan anşhar, Anu, Enlil, Ea (Enki) bu aradadır.


Yine Keldanlı’lar, Sümer efsanelerinden de çoğunun üzerinde işleyerek benimsemişlerdir. Keldan mitolojisi, Sümer mitolojisinin biraz daha değişik çehrelerle gelişmiş şeklinden başka bir manzara göstermiyor. Babil Kâhinleri bile Türk Şamanlarının karakter ve görevlerine vâris olmuşlardır. Zaten Keldanlı’larla başka Mezopotamyalı’lar da, Sümer mitolojisinin atmosferinden dışarı pek çıkamamışlardır.


Yunan tanrıları içinde de Türk tanrılarının izleri bulunduğu ileri sürülmekle beraber, Pushan, Varuna, Çıva adını almış olan Rudra, daha bir kaç tanrı da Hint Mitolojisinde yer almış birer Türk anrısıdır .


Bu üç tanrının. Hint tanrıları arasına geçince görevleri şöyle olmuştur:


Pushan:  İnsanlara bolluk, bereket verir, İneklerin sütünü çoğaltır, hayvanların, yolcuların koruyucusudur. Hint tanrısı olduktan sonra, indra’ nın yıldırımlarını, tanrıların yiyecek kaplarını yapmıştır. Varuna; Kâinatı idare eder. Güneşi, ayı, yıldızları parlatır, rüzgârları yapar, yağmur yağdırır, Rudra: Merhametli, iyiliksever bir tanrı olduğu halde, sonraları intikamcı olmuş, fenalıklar yapmıştır.


Yine Hint’lilerin Uma’sı, Türklerin Umay adındaki Tanrıçasının rolündedir. Sümer’lerin Ap-Su konusundaki kutsal inançları Hintli’lerin Veda’larında  Appas adı ile ve ayni inançlar çerçevesi içinde görülmektedir.


Tanrının Varlığına İlk İnanışlar


ilk insanlar; güçlerine, büyüklüklerine akıllarının ulaşamadığı varlıklarla alaylar önünde hayret, korku duyarak bunları tanrı tanıdığı başta Max Müller olarak ileri sürülmüş ise de, Durkhe-im bunu kabul etmemiş, tabiat varlığı ve kuvvetleri ile insanlar her vakit karşı karşıya bulunduklarından, bunlara alışılacağı; bu sebeple de tanrı konusunun, kutsal inançların gitgide gevşiyece ği, bu bakımdan Max Müller’in ve onun kanatlar ına katılanların ileri sürdükleri yorumun doğru olamayacağını söyleyerek, ilk Tanrı anlayışı ile inançlarının totemle başladığını ortaya koymuştur.


Bu kabul edilecek olursa; güneşin, ayin ve benzerlerinin, tabii olayların tanrılar mevkiine çıkmaları, çıksalar dahi çok geçmeden inmeleri lâzım gelirdi. Halbuki bu tabiat varlıklarının tanrılığına inananlar, sarsılmayan, gevşemeyen inançlara bağlanmış kalmıştır diye cevap verenler vardır.


Tanrı varlığına ilk inanışın sebepleri etrafındaki bu gibi mütalâalar konu dışı bırakılarak, Türk tanrılarının türeyiş ve çoğalışlarına bakılacak olursa, kesin bir hükme bağlamamak şartı ile, büyük vasıflar taşıyan ilkel tanrıların yoktan belirdiği görülür. Sonra da bir takım hayvanlar, bitkilerle, gök, güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar, fırtınalar, gök gürültüleri, yıldırımlar, ağaçlar, dağlar, denizler, büyük nehirlerden bir takımı doğrudan doğruya tanrı, bir takımı da totem tanınmış, bunlarda bir ruh, tanrısal bir kudret bulunduğuna inanilmış tır.


Biraz daha şöyle açıklanabilir:


İlk Türk Tanrılarının Türeyişi


Türk tarihinin derinliklerinde yapılan incelemeler, araştırmalarla tanrıların durumu gün geçtikçe daha aydınlanmakta, görevleri ile çehreleri daha iyi belirmekte, şimdiye kadar bilinenlere yenileri katılmaktadır.


Türk kollarında tanrıların türeyişi çeşitli olaylar ve tablolar içinde gösterilmiştir. Altay Türk’lerine göre, Kozmik âlem türemeden önce tek tanrı Kara Han ile bir de uçsuz bucaksız bir su âlemi vardır. Kara Han tek kudret halinde idi. Bunun Ülgen’le Erlik ve Mergen adınca üç oğlu oldu. Bunlar da birer büyük tanrı tanındı.


Sümer’lere göre de tanrıların türeyişi şöyledir: Önceleri ancak Ap-su (Tatlı su) ile (Tuzlu su) yu temsil eden ve dev olarak cisimlendirilen Tiamat vardı. Ap-su erkek Tiamat dişi idi. Bunlar birbirine karıştı. Mummu denilen acaip bir yaratık ortaya çıktı. Bundan sonra da Lakhmu ile Lakhamu meydana geldi. Bunlar büyük birer yılandı.


Yine Ap-su ile Tiamat’tan gök (Anşhar) ile yer (Kishar) türedi, Sonra da gök tanrısı Anu, Hava tanrısı Enlil ve Deniz tanrısı Ea (Enki) oldu. Bu üç tanrı da güneşi, ayı, gezeğen yıldızları yarattı. Bundan sonra kozmik varlıklar da birer tanrı olarak tanınmaya başladı.