28 Şubat 2016 Pazar

Büyük Mitoloji Aileleri: Oreithyia ile Boreas ve Kreusa ile İon    

Oreithyia ile Boreas


Oreithyla, Prokris’In kardeşlerinden biriydi. Kuzey Rüzr gârı Boreas bir gün onu görmüş, görür görmez de sevmişti.


Gidip babasından istedi kızı. Oreithyia’nm babası Erekhtcus da, Athenai’Iiler de razı olmadılar buna Prokne ile Philomele’nin başlarına gelenleri unutmamışlardı; Tereus’un kuzeyli olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden de, kuzeyde yaşayanlardan hiç hoşlanmazlardı.


Ama Kuzey Rüzgârı, Poyraz bu… Birini sever de elde etmez olur mu? Bir gün estiği gibi, ırmak kıyısında kardeşleriyle oynayan Oreithyia’yı kaptı götürdü. Sevdiği kızla zorla evlendi. Bu evlenmeden iki oğulları oldu. Zetes ile Kalais adını taşıyan çocuklar, yıllar sonra Altın Post’un aranışı serüvenine katılmışlardır.


Kreusa ile İon


Prokris ile Orithyia’nın kızkardeşi olan Kreusa, daha çocuk yaştayken, bir gün dağlara, çiçek toplamaya çıkmıştı. Peçesini çiçekle doldurmuş, eve dönmeye hazırlanırken. Birdenbire güçlü bir adam çıktı karşısına. Kreusa’yı yakaladığı gibi bir mağaraya götürdü. Orada ne oldu diye sormak boşuna… Kreusa güzel bir kızcağızdı, adam da Apollon’un kendisi… Apollon, bu durumda her tanrının yapacağını yaptı.


Yakışıklı tanrının yaptığı, bu kadarla kalsa yine iyi Kreusa’nın doğurma zamanı gelmişti; ama Apollon ortalarda görünmüyordu. Zavallı kızcağız nasıl hareket edeceğini şaşırmıştı. Annesine babasına, tanrının ettiği oyunu söyleyemiyordu bir türlü. Can korkusuyla evinden kaçıp gitti.


Ayakları, kaçırıldığı mağaraya sürükledi kendisini. Orada bir oğlan çocuk doğurdu Kreusa. Çocukcağızı ölüme bırakarak mağaradan ayrıldı sonra. Ama anne yüreği bu, dayanır mı; yeniden oğlunu bıraktığı yere döndü. Kimseler yoktu ortalıkta. Yerde kan lekesi filân görünmüyordu. Demek ki, yabanî hayvanlar parçalamamıştı oğlunu. Kreusa, “Olsa olsa, koca bir kartal, ya da bir akbaba kaçırmıştır,” diye düşündü. Zaten çocuğun kundağı da kaybolmuştu.


Bir süre sonra, kıral Erekhteus, kızını Ksuthos adlı bir adamla evlendirdi. Ksuthc Yunanlıydı; Yunanlıydı ama ne Athenai’liydi ne de Attika’lı. Bu yüzden yabancı sayılıyordu.


Evlilikleri pek mutlu bir evlilik olmadı. Kreusa, durmadan oğlunu düşünüp üzülüyor, Ksuthos da, çocuk istiyordu. Kreusa’nın elinden ne gelir? Karı-koca kalkıp Delphoi’ye gitmeye, tanrılara akıl danışmaya karar verdiler.


Delphoi’ye varınca, Kreusa, kocasını şehirde bir rahiple baş başa bırakarak tapmağa çıktı. Orada yakışıklı bir delikanlı karşıladı kendisini. Neden üzgün olduğunu sordu; sonra iç açıcı sözler söyleyerek kadıncağızın acılarını biraz azalttı.


Kreusa, “Güzel sözler söylüyorsun, delikanlı, adın ne senin?” diye sordu.


Delikanlı, “Ion,” diye cevap verdi, “kendimi bu tapmağa adadım. Annem kim, babam kim, bilmiyorum. Apollon’un rahibesi Pythia küçük yaşta beni bulup büyütmüş.”


Ansızın, Kreusa’nın ağlamakta olduğunu gördü:


“Ama neden ağlıyorsun böyle? Doğruluk tanrısı Apollon’un yanma böyle gelinmez ki…”


“Ben hiç sevmem Apollon’u!” diye bağırdı Kreusa. Sonra kocasının Delphoi’ye neden geldiğini anlattı. “Ben de,” ‘ dedi, “küçük yaşta ölüme bırakılan bir çocuğun nerede olduğunu öğrenmek istiyorum. Bir arkadaşımın çocuğu, Apollon’dan olmuş. Yıllarca önce. Apollon, anne-oğulu tek başlarına bırakıp kaçmış. Yardım etmemiş.”


Ion. “Apollon böyle şey yapmaz,” diye mırıldandı.


“Yapmış,” dedi Kreusa. “Biliyorum.”


Kısa bir sessizlikten sonra Ion, “Dediğin doğru olsa bile yaptığın doğru değil,” dedi. “Karşındakinin bir tanrı olduğunu unutma.”


Kreusa, hak verdi Ion’a, “Doğru söylüyorsun,” dedi.


Tam o anda Ksuthos girdi tapmağa. Sevinçle Ion’u kucaklayarak, “Oğlum benim!” diye bağırdı.


“Ne oğlu?” diye şaşkın şaşkın sordu delikanlı.


“Sen benim oğlumsun! Apollon öyle söyledi.”


Kreusa’nın yüreğini kıskançlık kaplamıştı:


“Annesi kim?”


“Bilmiyorum. Belki de öz oğlum değildir. Tanrı onu evlât edinmemi istemiştir.”


Bu sırada Apollon’un bakıcısı İçeri girmeseydi şaşkınlık, kargaşalık sürüp gidecekti. Bakıcı Ksuthos’a, “Rahip seninle görüşmek istiyor,” dedi. Adam odadan çıkınca Ion’a bir kundak uzattı:


“Al bu kundak senin. Anneni bulmak için bir ipucu…”


“Demek annem bu kundağa sarmış beni,” dedi Ion; “artık her yeri, Asya’yı, Avrupa’yı arar, onu bulurum.”


Ion’un böyle uzun yolculuklar yapması gerekmedi. Kreusa, kundağı tanımıştı bile. “Oğlum,” diyerek delikanlının boynuna sarıldı.


“Siz ikiniz de delisiniz!” diye bağırdı Ion.


“Deli değilim. Biraz önce bir kadını anlatmıştım sana. İşte o kadın benim. Sen de, mağaraya bıraktığım oğlumsun. Kundağın kenarında altından iki yılan olacak. İnanmazsan aç da bak!”


Gerçekten de iki altın yılan vardı kundakta. Anne-oğul sevinçle kucaklaşıp öpüştüler. Bir süre sonra da Athenai’ye dönüp mutlu yıllar geçirdiler.


 

27 Şubat 2016 Cumartesi

İstanbul’un Kuruluşuna Ait Efsaneler

Timaoş’un Oğlu İstanbul’un Kurduğu Şehir


Söylenegelen odur ki, bir zaman Diyarbakır’a, Batos ve Yuhanna adlı iki yiğit kardeş egemendiler. Batos kentin doğusunda, Yuhanna batısında otururdu. Yuhanna’nın Zeure, Batos’un Dûrre adlı güzel birer kızları vardı. Yuhanna, Dara kentinin kralı Mitaos’a elçiler gönderip kızı Meryem’i imledi. Meryem, güzel ve akıllıydı.


Gelin geldiği Diyarbakır’ın suyunu, havasını, boranlarını ve bahçelerini beğendi. Dadısından kente ilişkin bilgiler sordu, kimin kurduğunu öğrenmek istedi. Geçmişi bilen, geleceği tahmin eden akıllı ve olgun dadı şunları anlattı: “Ya Meryem, ilkin şunu öğren. Bu kenti, Yunan kentlerinden Anadolu kentlerine kadar ülkeleri alan Roma imparatoru Timaoş kurmuştur. Bu Timaoş’un ataları,  Hz. Ishak’a ve Hz. İbrahim’e kadar çıkar. Kudüs’te Beytü’l-Hikmet’i kuran da odur. Çok mala sahip olduğundan, yeryü-zündeki tüm kentleri almak dileğindeydi. Timaoş’un İstanbul adında bir oğlu vardı. İstanbul, babası Timaoş’a, yeni bir kent kurmak ve kendi adını vermek işleğini açıkladı.


Amacının, dünya durdukça adının unutulmaması olduğunu bildirdi. Timaoş oğluna izin verdi, sen bilirsin dedi. İstanbul, babasından bu izni alınca hazinesini açtı, ustalar, mimarlar getirtti. Altı fersah uzunluğunda bir sur yaptırıp kendi adıyla anılan büyük bir kent kurdu. Dört yıl padişahlık edip öldü. Yerine oğlu Koslantin geçti. Bu kez, yarım kalan kenti Koslantin tamamlattı. Bu nedenle kente hem İstanbul, hem KosIantin derler.


Kartalların Kurduğu Şehir İstanbul


İstanbul’un bir başka kuruluş efsanesi de Bizans İmparatorluğunun simgesi olan kartalla ilgilidir.


Derler ki, çok ama çok eski zamanlarda şimdiki İstanbul kentinin bulunduğu yerin her yanı tepeler ve ağaçlarla kaplıymış ve orada kimsecikler yaşamıyormuş. Karşı kıyılarda, o zamanlar Khalkedon (Kadıköy) diye bilinen yerde Büyük Konstantin bir kent kurmak istemiş. Bunun için de gerekli araç gereç ne varsa hepsini hazırlatmış. Tam işe koyulacakları gün bir de bakmışlar ki ortada ne araç var, ne de gereç. Hepsi de yer yarılmış yerin dibine geçmiş sanki. Bu işin nasıl olduğunu hiç kimse anlayamamış.


İkinci gün imparator yeniden araç gereç getirtmiş, ama bekçilerin bütün uyanıklıklarına karşın nasıl olmuşsa olmuş, onlar da ortadan yok olmuşlar.


Üçüncü gün imparator başka araç gereçler buldurup getirtmiş. Bu kez gece gündüz aletlerin başına nöbetçi dikmiş. Gündüz böylece olaysız geçmiş. Ama gece olunca bir de ne görsünler! Bir kartal ordusu gelip aletlerin üzerine çökmemiş mi! Kartallar ne var ne yoksa kaldırdıkları gibi o dağlık, ormanlık, insansız yere götürmüşler.


İmparator o zaman bu kartalları ilahi iradenin yönlendirdiğini, kentin de oraya kurulmasının istendiğini anlamış, Konstantiniye’nin orada yükselmesi için buyruk vermiş.


İmparatorlar, Tanrı tarafından gönderilen bu kuşların anısını yaşatmak için kartalı o günden beridir Bizans’ın simgesi olarak kabul etmişler.


 

22 Şubat 2016 Pazartesi

Grant, Gazi Osman Paşa ve Eisenhower’in Hayatları

Grant


Ulysses Simpson Grant, Amerikan generali ve devlet adamı, 1822’de Point Pleasant’da (A.BD.) doğdu, 1885’te Mount Mc Gregor’da öldü. Ayrılık Savaşı’nı kazandı ve A.B.D. başkanı oldu.


Amerika Birleşik Devletleri’nde zenci meselesi yüzünden doğan iç anlaşmazlık. 1861-1865 arasında Güney eyaletlerinin Kuzey eyaletleriyle çatışmasına yol açtı. Ayrılık Savaşı denilen bu korkunç savaş boyunca Kuzey ordularının ünlü generali Ulysses Grant, Güney orduları komutanı general Lee’ye karşı koyarken büyük bir asker olduğunu gösterdi. Kuzey ordularının zaferinden sonra Grant 1868 yılında. Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçildi. 1872’de başkanlığa yeniden seçilen bu namuslu ve iyi insan, ne yazık ki büyük bir hatâ işleyerek kendilerine «carpet – baggers» (heybeliler) adı takılan Güneyli maceraperestlerin vurgunlarını önleyemedi. Güneyli halk, «heybe-iiler»e bu alaylı ve aşağılayıcı ismi’, bütün servetlerini heybeler İçinde taşıdıkları için vermişti.


Gazi Osman Paşa


Ünlü Türk mareşali, 1832’de Tokat’ta doğdu, 1897’de İstanbul’da öldü. Plevne’de eşsiz bir savunma savaşı vererek adım ölümsüzleştirdi ve Türk kahramanlığının sembolü hâline geldi.


Osman Paşa, 1876 Osmanh-Sırp Savaşı’nda Sırp ordusunu büyük bir bozguna uğrattıktan sonra mareşal oldu. Bu sırada Ruslar, Türklere savaş açınca Osman Paşa’yaî Plevne’yi savunma görevi verildi. Osman Paşa orada, tarihin en büyük savaş hârikalarından birini yarattı, önce, üstün Rus kuvvetlerini yenerek onları püskürttü. Daha sonr8 Ruslar ona karşı 150.000 kişilik bir orduyla ve 800 topla yeniden saldırıya geçtiler. Osman Paşa Plevne’ye çekilmek zorunda kaldı. Emrinde elli bin kişi ve yüz top vardı. Sarıldığı Plevne’de dört buçuk ay kahramanca dayandı ve teslim olmayı reddetti. Bir yarma hareketiyle düşman çemberini kırmak isterken yaralandı ve esir düştü. Rus çarı Aleksandr II, huzuruna çıkarılan Gazi Osman Paşa’yı tebrik ettikten sonra kendisine kılıcını geri verdi.


Eisenhower


Dwight David Eisenhower,  Amerikan generali ve devlet adamı, 1890’da Denison’da (A.B.D.) doğdu, 1969’da Washington’da öldü. Komutasındaki ordular, 1944-1945 yıllarında Batı Avrupa’yı Alınanlardan kurtardı.


Amerika Birleşik Devletleri’nin otuz dördüncü başkanı, Avrupa’nın kurtarıcısı unvanını haketmiştir. 1941 yılında general olan Eisenhower, çeşitli cephelerde birçok harekâta katıldı. 1943 yılının Aralık ayında, Batı Avrupa’yı kurtarmak amacıyla o güne kadar bir araya gelmiş en büyük askerî kuvvetin komutasını eline aldı. 1944 yılının haziran ayında Müttefik orduları, Fransa’nın Normandiya kıyılarına çıkarma yapmaya başlamadan bir gün önce Başkomutan, hücum emri vermekte tereddüt etti: Meteoroloji, havanın çok kötü olacağını tahmin ediyordu. Bu şartlar altında çok büyük ölçüde insanın hayatı tehlikeye atılmış olacaktı… Çıkarma herşeye rağmen başarıyla sonuçlandı ve 7 Mayıs 1945 tarihinde, Almanya teslim oldu. Ertesi gün, müttefiklerle ou ülke arasında ateşkes antlaşması imzalandı.