27 Ocak 2016 Çarşamba

Dünyanın Yedi Harikasından İkisi Rodos ve Zeus Heykeli

Meraklısı olduğum tarihin efsaneleri ve harikalarının bir bütün olarak incelemenin çok vakit alacağını düşünerek daha spesifik parçalara bölerek sizlere sunmayı istedim. Sizlerde benim gibi tılsımlı tarih meraklısıysanız ve de araştırmayı seviyorsanız yazımı beğeneceksiniz. Makalemin ilk bölümünde sizlere Rodos heykelinden bahsedeceğim daha sonra da Zeus Heykelinden bahsederek konuyu bitirmiş olacağım.


Rodos Heykeli


Dünyanın yedi harikasından biri olan Rodos Heykeli, Güneş tanrısı Helios’un tunçtan yapılma dev heykelidir. Heykel, Lindoslu Khares tarafından Rodos limanının ağzına yapılmıştır.


Orta Çağdan kalan bir inanca göre; heykelin bacakları arasından gemiler geçiyordu. Fakat, bu teknik olarak olanaksızdır. Yaklaşık olarak 32 metre yüksekliğinde olan Rodos Heykeli, M.Ö. 305 – M.Ö. 304 yılları arasında kuşatma altında bulunan Rodos’un kuşatmadan kurtulması anısına yapılmıştır. Heykel, kuşatmadan kalan tunç gereç ve silâhların eritilmesiyle yapılmıştır. Rodos Heykeli, M.Ö. 280’den 225’e kadar, gemicilere karayı gösteren bir işaret görevini gördü, daha sonra adayı sarsan bir deprem sonucu yıkıldı.


Görkemli Zeus Heykeli


Dünyanın yedi harikasından biri olan Zeus Heykeli, Yunanistan´da Olympia kentindeki Zeus Tapınağı için yaptırılmıştır. 12 metre yüksekliğindeki görkemli heykel, M.Ö. 430’larda büyük Yunan heykelcisi Pihidias tarafından sekiz yılda yapılmıştır


Dev bir sandalyeye oturmuş olan Zeus heykelinin sağ elinde bir Nike heykeli, sol elinde ise üstüne kartal konmuş bir asa vardı. Heykelin, giysileri altın, bedeni fil dişi ve gözleri değerli taşlardan yapılmıştı. Günümüze hiçbir kopyası ulaşmayan heykelin, M.S. 426 yılında Zeus tapınağının yıkılması sırasında ya da bu olaydan 50 yıl sonra Konstantinopolis’teki (İstanbul) bir yangında yok olduğu düşünülmektedir.


Tarihin her sahnesinde insanoğlunun birilerini yüceltme ve lider yapma güdüsü olmuştur. Belki o zamanın şartlarıyla Tanrısallaştırılan sembollerin bir insana benzetilmesiyle ortaya çıkan eserlerin devasa boyutuyla onlara yüklenmiş olan güç ve kudretin ne denli büyük olduğunu görebilmekteyiz. Bu eserlerin dünyanın ilk yedisinde yer alması asla bir tesadüf değildir. Çünkü inşa edildikleri zamanın teknolojisi ve gelişmelerini günümüzle karşılaştırırsak muazzam bir iş gücü ve mimarinin sergilendiğinin farkında olmalı ve bu pencereden bakarak büyülenmemek elde değil.


 

25 Ocak 2016 Pazartesi

Gılgamış Efsanesine Kahramanca Bir Bakış

Tarihteki fantastic hikayelerin çok zaman öncesine dayandığını söyleyebiliriz. Bunların en eskilerine baktığımızda Ejderhalar gelmektedir. Ejderha  inanışı milattan önceki uygarlıklarda dahi görülmektedir.


Sümer uygarlığında üç tür ejderha öldürme hikayesi vardır ve bunlardan Aziz George’un ejderhaya karşı savaşının benzeri ünlü Gılgameş Efsanesi’dir.Gılgamış Efsanesi bir şiirdir. İlk yazılış tarihi M.Ö. 2500-3000 yılları arasında olduğu tahmin edilen destan, Sümerce 12 tane kil tablete yazılmıştır. İlk yazılımın dışında destan, daha sonra Babil döneminde iki kez daha yazılmıştır. Toplam 2 bin 900 satır olduğu tahmin edilen destanın en önemli bölümleri eksiktir. Sadece yüzde 60’ı tam olarak bulunan şiir formatında yazılmış destanın bazı dizelerinin başı ve sonu yoktur. Destanın Sümerce yazımının anlaşılması oldukça zordur.


M.Ö. 1800 yıllarında Babil kralı Hammurabi (M.Ö 1792-1750)zamanında tekrar yazılan Gılgamış Destanı’nın üç tableti bulunamamıştır. Destanın son yazılım tarihi tam olarak bilinemese de, son ozanının, Kassitler çağında yaşamış Sin Lekke Unnini adında bir sanatçı olduğu kabul edilmektedir.


Destanın kahramanı Uruk Kralı Gılgamış, dörtte üçü tanrı, dörtte biri insan olan bir varlıktır. Gılgamış halk tarafından çok sevilir ama, kral aynı zamanda sert, güçlü ve mağrurdur. Halk bu öfkeli kralın burnu biraz sürtülsün düşüncesiyle tanrılardan yardım ister. Dualar boşa gitmez ve tanrıça Aruru, yarı vahşi bir yaratık olan Enkidu’yu yeryüzüne gönderir. Enkidu destanın ikinci önemli karakteridir. Fakat Enkidu’nun kırlarda yaptığı kıyımlar Gılgamış’tan çok dilekte bulunan Uruk halkının başına bela olur. Gılgamış, Enkidu’yu yola getirmek için güzel bir kadın (Şahmat) yollar ve ehlileşmesini sağlar. Kadının peşinden kente gelen Enkidu krallar gibi ağırlanır, güzel kokularla yıkanır, kentlilere özgün elbiseler giyer, oturup kalkma dersleri alır. Tanrının isteğinin aksine Gılgamış’la Enkidu çok iyi arkadaş olurlar.


Güçlerini sınamak için yola koyulan ikili, kendilerine hasım olarak, korkunç sesiyle bile insanları öldürebilen Sedir ormanının korucusu dev Huvava’yı seçer. Ancak devin gürleyişi karşısında Enkidu korkudan dona kalır. Gılgamış ise etkilenmez ve devi öldürür.


 


 


 

24 Ocak 2016 Pazar

İstanbul Kaleleri

Tarihler süreç içerisinde birçok ulusa başkentlik yapan İstanbul’un eski yapılarının günümüzde hala adeta zamana karşı mücadele ederek yıkılmadım ve ayaktayım diyorlar. Bunların başında yapılış gayesinde direnme ve düşmanın saldırılarını müdafaa etmek için tasarlanan ve inşa edilen kalelerin varlıklarını sürdürenlerde baş listede yer aldığını söylememiz çok doğru olacaktır. Bu kaleler hangilerinin olduğuna ilişkin kısa bir makale tarzındaki bu içerikle bulabileceksiniz.


Marmara’dan Karadeniz’e çıkışta önemli nokta olan Boğaziçi’nin savunmasına her devirde büyük bir önem verilmiş, bu bölgeye yerleşimden itibaren boğazın girişi ve çıkışını kontrol amacı ile buraya kaleler yapılmıştır.


İlkçağ’da denizcilerin “İlahların koruyuculuğuna sığınmaları” için Boğaziçi’ne bir takım mabetler ve kaleler yapıldığı bilinmektedir. Boğazın iki yakasına kule inşa ederek buraya bağladıkları zincir ile Marmara’ya girişi önlemeye çalıştıkları da bilinmektedir. Bu zincir belli aralıklarla ağaç kütüklere bağlanıyor ve suyolunu kapatıyordu. Bu sayede buradan geçen gemiler durdurulup gerekli vergiler alındıktan sonra yollarına devam etmeleri için izin veriliyordu. Eski tarihçilerin yazdıklarına göre boğazın iki yakasında bulunan eski kaleler Bizanslılar döneminde eski önemini kaybederek harabe haline gelmişlerdir.


Galata’ya yerleşen Cenevizliler boğazdan gelecek korsan tehlikelerine karşı Anadolu Kavağı’nın girişindeki kaleye önem vermişlerdir. Boğaziçi’nin orta kısmında ise Bizanslılar döneminde korunmak amacıyla hiçbir kale yapılmamıştır. Boğazın yukarı kısmındaki kalelerin 1350’de Cenevizliler tarafından ele geçirilmesiyle, boğazın korunması sağlanmıştır. Osmanlıların Boğaziçi kıyılarına gelmesi ile bu savunma sisteminde değişiklik yapılmış ve XIV. yüzyılda Yıldırım Beyazıd Asya’dan Avrupa’ya geçmek için Anadoluhisarı’nı Fatih Sultan Mehmed de Bizans’ı ele geçirmek için Rumelihisarı’nı yaptırarak boğazın giriş ve çıkışını kontrol altına almışlardır. Bu arada kuzeydeki Ceneviz kaleleri de kullanılmıştır ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu iyice kuvvetlendiğinden Karadeniz’den herhangi bir tehlike söz konusu olmamış, bu nedenle Anadoluhisarı ve Rumelihisarı askeri önemini yitirmiştir. Daha sonraları ise sadece topçu bataryaları ile boğazların korunması düşünülmüştür.


Böylesine heyecan verici bir tarihe sahip şehirde inşa edilen tarihin belki de yaşatılmaya çalışılması tarihe duyulan büyük saygının ve tabii olarak yıllar öncesinde ki o kudretli devletlerin gücünü göstermek içindir. Ama her ne olursa olsun burada dop dolu bir tarihin yattığı gerçeği hiçbir zaman değişmeyecektir.